20 Mayıs 2009, Çarşamba

Yeni savaş partisi: Yeşiller’in NATO’ya varan yolu - Jutta Ditfurth

Jutta Ditfurth /Yaklaşık on yıl önce Almanya, 1945 sonrasındaki ilk savaşına katılmıştı. Hiç kimse bu NATO savaşını olanaklı kılacak olan gücün, daha önceleri pasifist ve antimilitarist bir parti olan Yeşiller olabileceğini tasavvur edememişti. 24 Mart 1999’da ilk bombalar atıldı. NATO’nun Yugoslavya’ya karşı başlattığı savaş, bir zamanlar »Yeni Sol«un ve ekoloji hareketinin politik formasyonu olarak kurulan, barış hareketini parlamento sıralarında temsil edeceğini iddia eden Yeşiller’in nasıl bir dönüşüm geçirdiklerini göstermektedir. Yeşiller Partisi’nin kurucu kuşağında yer alan ve uzun bir süre parti yönetiminde bulunan Jutta Ditfurth, partinin nasıl bir dönüşüm geçirdiğini anlatıyor. Türkiye’de de, Alman Yeşilleri’ne hâlâ umutla bakan kesimlere Türkiye’deki Yeşil hareketinin olası tehlikelerine ışık tutmak maksadıyla bu metnin Türkçe çevirisini ilginize sunuyoruz. Bu metin ilk kez 29 Mart 2009 tarihli Junge Welt gazetesinde yayınlandı.

-----



NATO, 78 savaş gününde toplam 38.000 hava operasyonu gerçekleştirdi ve 9.160 ton bomba attı. Savaş uçaklarının saldırıları kimya fabrikalarını ve petrol rafinelerini zehir bombaları haline getirdi. Phosgen maddesi [insanların] akciğerlerini zedeledi, kanserojen dioksinler insaların vücudunda çoğalmaya başladı. cıva, çinko, kadmiyum ve kurşun içme suyu rezervlerini kirletti. Yugoslavya savaş öncesinde, olası bir saldırının sonuçlarına dikkat çekmek için, kimyasal işletmelerin planlarını vermişti, ancak NATO bu plana göre bombardımanını gerçekleştirmişti. NATO ayrıca A-10 uçaklarıyla yaptığı yaklaşık 100 saldırı uçuşunda toplam on ton zenginleştirilmiş uran maddesi taşıyan 31.000 bombayı Yugoslavya üzerinde attı. Kanserojen, çevreyi kirleten ve »ışın saçan« bir insanî müdahale! Ne Yeşiller’den, ne de Greenpeace’de tek kelime eleştiri gelmedi. »Reel politikanın« bedeli [bu olsa gerek].

Almanya’da hiç bir parti, temel sol pozisyonlarına ihanet etmeden, antikapitalizminden vazgeçmeden ve NATO’ya sadakat yemini yapmadan sözde iktidara gelemez. 1945’den bu yana bu gerçeği SPD’de gördük; ardından Yeşiller’de, şimdi de Sol Parti’de görmekteyiz. Sadece süreçler farklı olmuştur.

1973

Yeşiller yeni sosyal hareketler içerisinden oluşmuş ve kökleri antiatom ve barış hareketlerinde bulunmaktaydılar. 1989 ve 1991 yılları arasından partinin sağa kayması nedeniyle yaklaşık onbin üye partiden istifa etti. Bir çoğu sol aktivistti. Onların yerine, çoğunlukla FDP’ye de [Liberal parti, ç.n.] girebilecek olan insanlar üye edildi.

Halbuki herşey bayağı pasifistçe başlamıştı. Yeşiller ilk parti programlarında (1980) NATO ve Varşova Paktı gibi askerî ittifakları lağv etmek, »tek taraflı« silahsızlanma başlatmak ve Federal Ordu’yu küçültmek istediklerini ilân ediyorlardı. Hatta »Barış Manifestosu«nda (1981) Almanya’nın askerî saldırıya maruz kalması durumunda dahi Federal Ordu’nun kullanılmasını reddediyorlardı. 1983’de »Askerî bloklar NATO ve Varşova Paktı lağv edilsin. NATO’dan çıkmalıyız« kararını aldılar. Yeşiller bu talebi 1987 genel seçimlerinde de tekrarladılar: »NATO’dan çıkmalıyız, çünkü NATO ile barış olamaz. [NATO’nun] zayıflatılması, çözülmesi ve sonunda da lağv edilmesi, barışı gerçekleştirmenin olmazsa olmaz koşuludur. NATO, reforme edilemez.« Yeşiller bu pozisyonla yüzde 8,3 oranda, o ana kadar elde edebildikleri en yüksek seçim sonucunu elde ettiler.

1985

Ancak partinin sağ kanadı, »Realos«lar, partiden habersiz SPD ile iş bağlamaya başlamıştı. Petra Kelly onlara hiç güvenmiyordu: »NATO, Realos’lar için neredeyse barış ittifakı. Ancak bu ise şiddetsiz politikadan vazgeçmek anlamına gelir.« Ama Realos’lar henüz bu yaklaşımlarını açıkça dile getirmiyorlardı. Hatta 1988’de Joseph Fischer Stern dergisine verdiği bir demeçte, partinin günün birinde NATO’ya entegre olması ve devletin şiddet tekelini kabul etmesi durumunda Yeşiller’den »her şeyi bitirerek ayrılacağını« söylemekteydi.

Daniel Cohn-Bendit, Yugoslavya’da 1990’lı yılların başlarında gelişen iç savaş durumuna karşı her zaman askerî müdahaleden yana oldu. Durumu izafîleştirenlerin başında gelir – Gorazde’deki durumu Varşova Gettosu’ndaki yahudilerin durumuyla eş göstermekte ve askerî müdahale talep etmekteydi (21.4.1994 tarihli FAZ gazetesine bkz.). Cohn-Bendit başlangıçta, ırkçı yanı olan bir yayıncı azınlığı temsil ediyordu. Yeşiller’in 1993 Ekim’inde yapılan Federal Kurultay’ında çığlıklar içerisinde Bosna’ya ordu birliklerinin gönderilmesi gerektiğini, çünkü Bosna’lı müslümanların Avrupa kültürünün bir parçası olduklarını söylüyordu: »o insanlar bizim kanımızı taşıyor«.

1991

Cohn-Bendit ve Fischer, parti tabanını ve Yeşiller’in seçmenlerini hayli etkileyecek olan teatral bir göstermelik kavgaya tutuştular. Fischer, Cohn-Bendit’in aksine Alman askerlerinin Balkanlar’da konuşlandırılmasını reddiyor gibi gözüküyordu: »İkinci Dünya Savaşı’nda Hitler’in askerlerinin vahşet uyguladıkları yere gönderilecek olan Alman askerlerinin, ihtilafı çözmek yerine daha da derinleştirecekleri inancındayım«. Sanki kendisinin gelecekte yapacaklarını tasvir ediyormuş gibi: »Gelecek için, Federal Hükümet, koalisyon (CDU/FDP koalisyonunu kast ediyordu- J.D.) ve generallerin salam taktiğinde olduğu gibi, birleşmiş Almanya’nın dış politikasının önünde duran engelleri kaldırmak amacıyla gerekçe arayıp, yaratacakları tehlikesini görmekteyim. Bunun için insan hakları ve insancıl yardım sorunları araç olarak hizmet edecektir.«

Cohn-Bendit ile Fischer arasında süren savaş sorunundaki sözde ihtilafın hedefi, Yeşilleri 1998 Federal Parlamento seçimlerine [genel seçimler, ç.n.] kadar iktidar yetisi olan bir partiye, ki bu Almanya’da her zaman militarist bir parti demektir, dönüştürmek ve sol alternatif parti üyeleri ile seçmenleri bunun için kazanmaktı. Cohn-Bendit hep ne idiyse onu oynuyordu: şiddete aşık savaş çığırtkanı. Fischer ise, hiç olmadığı birisini: ahlakî tereddütlerle boğuşan bir antimilitarist rolünü oynuyordu.

Yeşil parti artan bir hızla gelecekteki koalisyon ortağı SPD’nin istemlerini yerine getiriyordu, karar üzerine kararla, BM askerlerinin gönderilmesinden savaşa kadar. 1995’de şu sözleri yazmıştım: »[Yeşillerde] herhangi birisi savaşın barış yaratacağından şüphe duyuyorsa, adım adım büyük Alman ve ulusal mantığına bağlanıyor. Şu anda orta katmanların sorgulayıcı, ekolojik kaygı taşıyıcı ve sosyal açıdan henüz tam olarak acımasız olmamış bir kesimini egemen politikaya bağlayıp, gerektiğinde Rayh’a, zorunlu olursa, savaşa çekmekte bu kadar başarılı olan başka hiç bir Alman partisi yoktur.« Yeşiller’in de günün birindeAlmanya’nın askerî operasyonlarına onay verebileceği suçlamasını yaptığım için soldan da saldırıya uğradım ve abartıcılıkla suçlandım.

1995 Temmuz’unda Bosna’daki BM koruma alanları olan Srebenica ve Zepa’ya saldıran Bosna’lı Sırplar, Fischer’e tiyatrosunun son perdesi için gereken duygusal gerekçeyi verdiler. O günlerin açıklığa tam olarak kavuşmamış olan olayları – bir kırım mı söz konusuydu, yoksa silahlı bir çatışmamı? – Fischer için: »Alman solu şimdi, hangi gerekçe ile olursa olsun, bu yeni faşizm ve onun şiddet politikasına gözünü kapatırsa, ahlakî ruhunu kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya değil midir?« sorusunu sormaya yeterliydi. Ancak Yeşil seçmen henüz savaş taraftarı olmamıştı ve sonucunda da Fischer de Alman birliklerini gönderme taraftarı gözükmek istemiyordu

Nihayet hedefte

Yeşiller nihayet 1998’de hükümete ortak oldular. Ancak iktidarda değildiler. Schröder aşçı, Fischer de garson olabilirdi ve böylelikle kendi aralarındaki hiyerarşi sağlanmıştı, ama – Schröder’in hep kullandığı örnekte kalırsak – meyhanenin sahipleri başkalarıydı. İkisi de ne mülkiyet sorununa, ne de NATO üyeliği ile NATO çıkarlarına değiniyorlardı.

Bazı aptal gazeteciler – veya okurları ile dalga geçmek isteyenler – 1998 Federal Parlamento seçimleri sonrasında kendilerine Washington’un bir eski devrimcinin Dışişleri Bakanı olmasını kabul edecek mi sorusunu soruyorlardı. ABD medyası ile Almanya’daki tereddüt sahipleriyle dalga geçiyordu. State Departman’ın bir sözcüsü [bu tartışma üzerine] şöyle bir açıklama yapıyordu: »Yeşiller bizim için bilinmez değil, Fischer de sürpriz değil ki«. Fischer 1996’da Washington’a gitmiş ve »dışpolitika komisyonu üyeleri ile yaptığı buluşmada çok iyi karşılanmıştı« (State Department). ABD Kongresi Joseph Fischer’e karşı hiç tereddüt duymadı; tam olarak domestize edilmiş eski solcular bazen çok yararlı olurlar.

Fischer, 1998’de Dışişleri Bakanı olduğunda, onu tanıyan herkesi şaşırtarak »ben hiç bir zaman ne ABD’ye, ne de NATO’ya karşı oldum. Yeşiller’in 1985 Kurultayı‘nda ›NATO’dan çıkılsın‹ kararına karşı oy veren bir kaç kişiden birisiydim« açıklamasını yapıyordu. Gerçi [nasıl oy kullandığını] gören olmadı, ama bugün söylediklerine tanıklık edecek bir kaç Fischer’s Friend bulunabilir.

Fischer 1998’de Dışişleri Bakanı oluyor ve Kayser II. Wilhelm stilinde, yeşil dış politika değil, Alman dışpolitikası tanıyorum diyordu. Frankfurter Allgemeine Zeitung bile »Almanya’nın dış politikası yeni hükümetle de özünde değişmiyor« pohpohlamasını yapıyordu: »Şansölye Schröder ve Dışişleri Bakanı Fischer – süreklilik vaadlerine istinaden – sanki Kohl demire dökmüş gibi dış politik eylemin ilkelerine uyuyorlar«.

»Sadece formalite«

16 Ekim 1998’de görev süresi bitmekte olan Federal Parlamento, yeni seçilmiş milletvekillerinin de onayı ile, NATO’nun Yugoslavya’ya karşı olası hava saldırılarına katılma yönünde bir karar aldı. Fischer Yeşiller milletvekillerine, kararı onaylama yönünde oy vermelerini tavsiye etti. Bunun üzerine 48 Yeşiller milletvekilinden sadece dokuzu savaşa karşı çıktılar. O zaman şu yorumu yapmıştım: »Alman topraklarından gene savaş başlatılabilir. NATO’nun istediği gibi kullanacağı bir kırmızı-yeşil savaş hükümeti hazırda duruyor.« (14.11.1998 tarihli Neues Deutschland gazetesi) Bana gene abartıyorsun suçlaması geldi. Beş ay sonra ise savaş başladı.

Daha sonraları Fischer şöyle yakınacaktı: »Savaş ve barış arasında karar vermemiz için [12 Ekim 1998’de] sadece 15 dakikamız kalmıştı«. Tabii ki bu bir yalan. Asıl karar, Fischer ile Şansölye adayı Schröder’in Federal Parlamento seçimlerinden sonra Washington’da, yaptıkları ziyaret esnasında alınmıştı. Gerhard Schröder ve Joseph Fischer, henüz yemin etmeden önce, 9 Ekim 1998’de Washington’a gitmişlerdi. Almanya’nın NATO savaşına katılma kararı Clinton ile yapılan görüşmeden sonra alınmıştı. Aynı akşam Brüksel’de NATO büyük elçileri savaşı hukuksal olarak meşrulaştırdılar. 12 Ekim’de de NATO Konseyi toplandığında söz konusu olan »sadece formalite« idi.

Fischer Dışişleri Bakanlığı’na geldiğinde, bakanlıkta gücü yoktu. İlk andan itibaren arkasında sülük izi bıraktı ve egemen bakanlık bürokrasinin aparatına boyun eğdi. Diplomatların çocukları için elit okulları kurulmasını destekledi. Die Zeit gazetesi »Fischer, diplomatların vergi indirimleri üzerinde de koruyuculuğunu gösterdi, şimdi adamlar elinden yemek yiyorlar« diye yazıyordu. Frankfurter Allgemeine Zeitung’un övgüsü ise solcu birisi için yıkıcıydı: »Fischer’in en büyük destekçileri, koalisyon ortağının karşı çıkmasına rağmen yurtdışı ödentilerinin kalmasını sağladığı diplomatlar. Paranın olduğu yerde aradaşlık başlar.« Fischer, kendisinden önceki bakanın en yakın adamlarını görevde bıraktı ve merkezi büyükelçilikleri Kohl Hükümeti’nin adamlarıyla doldurdu.

ABD’nin Alman hükümeti üzerindeki baskısı giderek artıyordu. Yugoslavya’yı boyunduruk altına alma denemeleri, başarısız olmuştu. NATO, Yugoslavya’yı Merkez Asya’daki çıkarları önünde duran bir engel olarak algılıyordu. Bu engeli »barışçıl« yöntemlerle, sivil toplumcu dayatmanın bütün araçları ile kaldırma denemeleri olmuştu. Uluslararası Para Fonu (IMF) yardımı ile Yugoslav iktisatı destabilize edildi. Yugoslavya boyun eğerse Dünya Bankası kredileri verilir dendi.

Vahşet propagandası

ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright 1999 Ocak’ında Miloseviç’e karşı NATO eylemleri tehditinin savrulmasını talep etti. Ancak Alman halkı arasındaki hava henüz olgunlaşmamıştı. Raçak’taki sözde kırıma ihtiyaç vardı. AGİT’in Kosova Gözlemci Misyonu’nun başkanı William Walker, 16 Ocak 1999’da Raçak köyü yakınlarında 40 kişilik bir toplu mezar »buldu«. Aynı gün bütün uluslarası medya araçlarında suçsuz Kosova-Arnavutu sivillere karşı girişilen »Sırp katliamını« tel’in etti. Walker önceleri El Salvador’daki ABD Büyükelçiliği’nde daire başkanıydı, sonra, 1988’den 1991’e kadar, kendisi büyükelçi oldu. Görev süresince El Salvador’ki Contra’lara, Nicaragua’ya saldırmaları için silah verdiği suçlamasına maruz kaldı. 1989 Kasım’ında ABD’nin eğitmiş olduğu bir Salvador askerî birliği San Salvador Katolik Üniversitesi’nde altı jesuit papaz ile aşçı kadın ve kızını katlettiklerinde, Walker öldürülenleri baskı altındaki köylülere sempati duymakla suçladı ve »böylesi durumlar her zaman kontrolden çıkabilir« diye konuştu.

Şimdi ise Walker dünya kamuoyunun Sırp’lara değil, kendisine inanacağını söylüyordu. Öyle de oldu. Vahşice parçalanmış cesetleri gösteren haberler dünya çapında yayıldı ve savaşın son gerekçesi olarak işlev gördü. Daha sonraları Raçak katliamının senaryo olduğu ortaya çıktı. ABD ve Fransa’lı gazeteciler ile Finlandiya’lı pataloglar olayı araştırmışlardı. Kısacası, silahlı bir çatışma esnasında yaşamını yitiren Kosovalı UÇK savaşçılarına sivil kıyafetler giydirilmiş ve ivil kurbanlar olarak gösterilmişlerdi. O dönem AB Konsey Başkanlığı görevinde bulunan Alman Dışişleri Bakanı Fischer’e Finli pataloğun raporu iletildi. Ama [Fischer] raporu yayınlatmadı. NATO her ihtimale karşın kamuoyu için bir meşruiyet çalışması daha yapmayı uygun gördü. Bunun üzerine Rambouillet Görüşmeleri’nde, hiç bir hükümran devletin kabul edemeyeceği koşullar Yugoslavya’ya dayatıldı. Yugoslavya hayır demek zorundaydı, çünkü aksi takdirde kendi kendisini sömürge ilân edip, NATO ordularının tüm Yugoslavya’yı istila etmesini kabul edecekti.

Fischer geçmişte Alman ordularının Balkanlar’da yeri olmadığını gerekçelendirmek için Auschwitz’i öne sürerken, şimdi de uluslararası hukuka aykırı bir savaşı gerekçelendirmek için Avrupa yahudilerine karşı uygulanan soykırımını kullanıyordu. Burjuva toplumunun sol alternatif ve pasifist kesimlerine, Auschwitz nedeniyle Almanya NATO’nun Yugoslavya’ya karşı savaşına katılmalıdır söylemini ancak eski pasifistler ve eski antifaşistler olan Yeşiller söyleyebilirdi. Bu rolde Helmut Kohl (CDU) veya Guido Westerwelle (FDP) gülünç olurdular ve düşünülemezdi bile. Eğer bir CDU/FDP hükümeti Belgrad’a bomba attırsaydı, SPD, Yeşiller ve sendika yönetimlerinin desteğiyle kentlerin sokaklarını protesto yürüyüşleri doldururdu.

Miloseviç – Stalin – Hitler

24 Mart 1999’da savaş başladı. Joseph »Wilhelm« Fischer, Kosova’da »barbar«, »çiğ«, hatta »ilkel« bir faşizm olduğunu iddia ediyordu: »Miloseviç’in aynı Stalin ve Hitler gibi bütün bir halkın varlığına karşı savaş yapabilecek şekilde davranmaya hazır olması, gerçek bir şoktu« ve »Sırp SS’ini durdurmak için bombalar gereklidir«. Fischer bugün ise Kosova’daki durumu Auschwitz ile karşılaştırmadığını söylerken, insanların kötü hafızasına güveniyor. Ama aksini her yerde okuybilirsiniz. Fischer savaşı onaylamasını, savaş başladıktan kısa süre sonra şöyle gerekçelendiriyordu: »Ben sadece ›asla yeniden savaş‹ı öğrenmedim, ben aynı zamanda ›asla yeniden Auschwitz‹i de öğrendim«. ABD‘deki Newsweek dergisinin: »Nazi dönemiyle doğrudan paralellik mi görüyorsunuz?« sorusuna »İlkel bir faşizmle paralellik görüyorum, otuzlu yıllara bir geri dönüş ve biz bunu kabul edemeyiz« şeklinde yanıt veriyordu.

Tabii ki Fischer yalnız değildi, Yeşiller partisinin yöneticilerinin çok büyük bir kesimini ve 14 Mayıs 1999 tarihinde Bielefeld’deki savaş kurultayından itibaren partinin çoğunluğunu arkasına almıştı.

Eski barış hareketinin Hessen Barış ve İhtilaf Araştırmaları Vakfı gibi kurumsallaşmış kesimleri de NATO’nun danışmanı haline geldiler ve başarılı savaş yönetimi için müthiş önerilerde bulunuyorlardı. Kırmızı-Yeşil cephenin savaş taraftarlığına medyadan da öylesine destek geliyord ki, Frankfurter Rundschau [solliberal bir gazete, ç.n.] Auschwitz-Kosova-Karşılaştırması’nı eleştiren bir metni yayımlamayı reddediyordu. Toplama kampından kurtulanlar metni yayımlatabilmek için 1999 Nisan’ında 38 bin D-Mark toplamak zorunda kalmışlardı. Metin, Dışişleri Bakanı Fischer ve Savunma Bakanı Scharping’e yönelik bir açık mektuptu ve »Yeni tür Auschwitz Yalanı’na karşı« başlığını taşıyordu: »Auschwitz’den kurtulan bizler, sizlerin ve diğer politikacıların Auschwitz ölülerini, Hitlerfaşistlerinin Alman efendi insanların adına hazırladıkları ve Yahudilere, Sinti ve Roma’ya ve Slavlara karşı uyguladıkları soykırımı kendi amaçlarınız için kullanmanızı tel’in ediyoruz. Yaptığınız, insanlık tarihinde bir tek olan ahşeti, meşum politikanızı gerekçelendirecek argüman bulamamaktan doğan çaresizlikle basitleştirmekten başka bir şey değildir.«

Yeşillerin günahı

NATO, Kosova’daki vahşi, ama bölgesel bir ihtilafı Yugoslavya’ya karşı savaşa dönüştürdü. Aslında Almanya’nın eski Dışişleri Bakanı Hans-Dietrich Genscher (FDP) şahsında, Yugoslav cumhuriyetleri olan Slovenya ve Hırvatistan’ın ulusal bağımsızlıklarını 1991’de tanımasıyla asıl ihtilafı başlatmış olması, yeni Alman tarihinin bir çok tabusundan birisidir.

Kosova, NATO içerisindeki işbirliğinin ve Alman halkını (sadece Almanları değil tabii) savaşa alıştırmanın Avrupa topraklarındaki deneme alanı ve silah sanayiinin Showroom’u oldu. Savaş, Merkez Asya’ya olan yolu açacak, bölgedeki jeostratejik çıkarların önündeki bir engeli kaldıracaktı.

NATO, savaşın ortasında, 1999 Nisan’ında Washington’da yapılan zirvede 50. yıldönümünü kutladı. NATO, kendisini artık bir dünya savaş ittifakı olarak tanımlıyordu. Orduları, dört milyondan fazla askere sahipti. Bunlar kime karşı kullanılacaktı? [NATO’nun] saldırgan yeni konseptini 19 üye ülkenin hepsi imzaladı; o zamanki Şansölye Schröder de imza koydu. Ve »insan hakları bakanı« Fischer tek bir eleştirisel söz söylemedi. Bu, şu açıdan düşündürücüdür: Alman birlikleri Yeşiller’in de onayı ile Afganistan’da insan öldürmeye devam ederlerken, bugünlerde savaş ittifakı NATO’nun 60. yıldönümüne karşı yapılan yürüyüşlerde herhangi bir Yeşil barış bayrağını sallarsa.

1999’da Yugoslavya’da yaklaşık beşbin insan öldü. Yeşiller’de bunun sorumlusudur. [Yeşillerin bu günahı] unutulmadı.

*Jutta Ditfurth'un 29 Mart'ta Junge Welt Gazetesi'nde yayımlanan makalesidir.

*Çeviri: Murat Çakır