ALİ ŞİMŞEK YAZDI:
Aslolan devrimdir!
20 günlük bir zaman diliminde “olmaz öyle şey” denen, aslında bir devrimin olağan alametleri olan gelişmeler yaşadık. Mısır ve Tunus’ta devrimci güçleri oluşturan halk sınıfları açık bir zafer kazanamamışlarsa da yenilmiş ve devrim eski yatağına çekilmişte değildir.
Devrim mi, değil mi derken Tunus ve Mısır devrimi ilk adımlarını tamamladı. Ayaklanan halk kitlelerinin etrafında birleştikleri ve ısrar ettikleri ilk talepleri gerçekleşti. Bir diktatör ülkeyi terk ederken diğeri, yani Mübarek de türlü manevra ve zaman kazanmaya yönelik düzenbazlıklara karşın kitleleri ikna edemedi. Sonunda istifa etmek zorunda kaldı. CIA ajanı, işkenceci başı Ömer Süleyman'ı başkan yardımcısı yapıp, yetkilerinin bir kısmını bu tescilli halk düşmanına devretmesi kitleleri çileden çıkaran son hamlesiydi. Mübarek televizyonda Eylül'e kadar görevde olacağını açıklamasının ardından halkın devlet televizyonuna yürümesi ve şiddetli tepkisi karşısında yetkilerini askeri konseye devrettiğini açıklayarak istifa etti.
Mısır devrimi kaçınılmaz olarak Tunus’u gölgede bıraktı. Bölgenin pek çok açıdan belirleyici güçte ülkesi Mısır’da 18 gün boyunca başta Kahire-Tahrir Meydanı olmak üzere halk kitlelerinin protesto, grev ve gösterilerine tanık olduk. Mısır devrimini yakından izleyenlere göre ayaklanmalara değişik kentlerde yaklaşık 15 milyon kişi katıldı, eylemlere katılan kitlelerin % 70’ini gençler oluşturuyordu. Kadınların katılımı da Mısır koşullarına göre azımsanmayacak orandaydı. Özellikle ayaklanmanın son haftasında işçi sınıfı grev ve protestolarla ağırlığını hissedilir şekilde koyarak belirleyici oldu. Doktorlar, avukatlar vb. meslek gruplarının gösterilere örgütlü katılımının yanı sıra ordunun alt kademelerinden de devrime sempatiyle bakan, göstericilerle birlikte hareket edenler oldu.
Askeri konseyi oluşturan generaller parlamentoyu feshettiklerini ve anayasayı askıya aldıklarını ilan ettiler (Aslında halk ayaklanması bu ikisini de fiilen yapmıştı zaten). Altı ay içinde normal seçimler yapılacağını duyurdular. Ancak ayaklanmacıların ezici çoğunluğu bu durumdan hiç de memnun değil. Kitleler yıkmak istedikleri rejimin ana dayanaklarından birinin askeri bürokrasi olduğunu, generaller olduğunu unutmuş değiller.
Dün Mısır'da, yüksek ücret, daha iyi yaşam koşulları, olağan üstü halin kaldırılması, örgütlenme ve ifade özgürlüğü talep eden göstericiler yeniden başkent Kahire'deki Tahrir Meydanı'na akın etti. Meydandaki göstericilere bankacılık, ulaştırma ve turizm sektörlerinde çalışan çok sayıda işçi de katıldı. Hatta daha önce göstericilere karşı güç kullanmakla suçlanan bazı polis yetkilileri de, kendilerinin 'günah keçisi' ilan edildiğini söyleyip, gösterilerde yer aldılar.
İşte görüldüğü gibi 20 günlük bir zaman diliminde “olmaz öyle şey” denen türden gelişmelere tanık olduk. Burada saydığımız ve sayamadığımız gelişmeler aslında bir devrimin olağan alametleridir. Mısır ve Tunus’ta devrimci güçleri oluşturan halk sınıfları açık bir zafer kazanamamışlarsa da yenilmiş ve devrim eski yatağına çekilmişte değildir. Mısırda temel dört endüstri bölgesinde ve kritik sektörlerde grevler devam ediyor. Grevleri yeni kurulmuş olan bağımsız sendika federasyonları ve işçi önderlerinden oluşan komiteler yönetiyor. Mısır'daki tablo eski rejimin ve ABD-İsrail ikilisinin Mısır'a biçtiği rolün artık sürdürülemez olduğunu gösteriyor. Bunun anlamı sadece orta doğuyla sınırlı olmayan Türkiye’yi de birinci derece de etkileyecek dünya çapında gelişmelere gebe bir sürecin işlediğidir.
Yemen, Cezayir ve diğer bölge ülkelerini de etkisi altına alan devrimin seyri nasıl olacak, gelişmeler hangi yönde seyredecek, karşı devrimci güçler hangi hamleleri yapacak? Bu soruların cevabı elbette ki her ülke açısından sınıflar arası güç dengesine, devrimi etkileyen iç ve dış odakların güç ve imkânlarına bağlıdır.
Şimdiden rahatlıkla söylenebilecekleri sıralamak gerekirse, bu devrim dalgası tarihsel anıştırmalarla, “Arapların 1848’i” gibi isimlendirmelerle izah edilemez. Bu tür tanımlamalar Arap dünyasında patlak vermiş olmakla birlikte çağımızın evrensel karakterde yeni devrim dalgasının öncü kolu olarak görülmelidir. Bölgesel rejimlerin zulmünün biriktirdiği öfkeye karşın asıl tetikleyici olan ve geniş halk sınıflarını birleştiren emperyalizmin ilerlemiş bir evresine (bunu ölümcül bir hastalığın ilerlemiş evresi gibi algılayabiliriz) karşılık gelen sosyal, ekonomik ve siyasal uygulamalardır. Bugünün dünyasında 1848’den bahsetmek son derece anlamsız ve işin kolayına kaçmaktır.
Günümüz devrimlerinin, kalkışmalarının ihtiyaç duyduğu şey bu tür yakıştırmalar değildir. İhtiyaç; bizzat devrimin sunduğu olanaklara dayanarak, devrimin bir kez daha açığa çıkardığı gerçeklere yaslanarak sağlam bir toplumsal kurtuluş-insanlığın kurtuluşu seçeneğini geliştirmektir.
Geçen yüzyıl “insanlığın en uzun yüzyılı” olarak adeta bir devrimler ve karşı devrimler yüzyılı olarak yaşandı. Geride zengin bir miras bıraktı. Sadece son çeyreğinde karşı devrimin geçici galibiyeti ve kısa bir durağanlığa tanık olduk. Bu kısa zaman diliminde karşı devrim güçleri büyük bir propaganda fırtınası eşliğinde devrimleri tarihe gömdüklerini ilan ettiler. Onlara göre artık “devrim”, “halk ayaklanması”, “isyan” gibi kavramlar sözlüklerden silinmeliydi. Öyle ki bu sözcükleri -12 Eylül cuntası örneğinde olduğu gibi -silah zoruyla yasaklayanlar da oldu.
Hâlbuki devrimler kurulu düzenin kaçınılmaz sonucudur. Devrim insanlığın varoluşunun ve ilerleyişinin en keskin belirtisidir.
Yani aslolan devrimdir!