İLHAN ULUSOY YAZDI
İsyana 'ekonomi gözlüğü' ile bakmak
ABD, AB ve Türkiye'nin Libya'daki isyana yaklaşımında Libya'nın dünyanın on ikinci petrol üreticisi olması ve isyanın 'dünya ekonomisi üzerindeki etkisi' belirleyici oluyor ve tam anlamıyla bir 'kem küm diplomasisi'nin işlemesine neden oluyor.
Tunus'ta başlayan isyan domino etkisi ile Arap ülkelerini sarıyor. Neredeyse yarım yüzyıla yaklaşan diktatörlükler birbiri ardına devriliyor. 'Arap Baharı' olarak adlandırılan bu halk hareketleri karşısında pek çok ülke isyanın başladığı ülkelere ilişkin değerlendirmeler yapıyor. Bu değerlendirmeler çoğunlukla o ülke ile olan ilişkilere göre şekilleniyor ve kuşkusuz oluşacak yeni denge durumuna etkide bulunmayı amaçlıyor.
Kuzey Afrika'nın 'küçük' ülkesi Tunus'ta Devlet Başkanı Bin Ali 'karısından fırça yiyerek' ülkeyi terk ettiğinde bir 'domino' etkisinden söz ediliyordu. Ama istenen bu domino etkisinin Suriye, İran ve hatta Çin gibi ülkeleri etkilemesi ve buralarda bir değişiklik yaratmasıydı. Ama bir kere 'domino etkisi' tanımlaması yapıldıktan sonra ve bu etkinin bir 'halk hareketi' olarak ortaya çıkmasından sonra hangi taşın devrileceğinin de 'kontrolden çıktığı' kabullenilmek zorunda kalındı. Ve isyan önce Mısır'ı etkisi altına alarak, Yemen, Sudan, Ürdün gibi ülkeler sıçradı. Bu süreçte yapılan değerlendirmelerde Arap ülkeleri temel olarak ikiye bölündü. Bu bölünmede temel kıstas ülkelerin-ya da daha doğru bir deyişle diktatörlüklerin- ekonomik gücü oldu. Parası, petrolü olan ülkeler ve olmayanlar. Parası olan ülkelerin halka çeşitli şekillerde para dağıtarak isyandan 'sıyırabilecekleri' fikri geliştirildi. Bahreyn hanedanı hemen bir karar alarak her aileye 2650 dolar verileceğini duyurdu. Ürdün'de hükümet görevden alındı ve yeni hükümetin ekonomi başta olmak üzere reform yapacağı ilan edildi. Sudan'da devlet başkanı yeniden aday olmayacağını, Cezayir'de 30 yıldır yürürlükte olan 'olağan' olağanüstü halin kaldırılacağı ve reformların önünün açılacağı ilan edildi.
Mısırda isyan tahriri Meydanı'nda sürerken Mübarek karşıtı açıklamalar da birbirini kovaladı. Mübarek yönetiminin 'halkın sesine kulak vermesi' çağrıları birbirini izledi. Kendisini 'Muhteşem Osmanlı'nın devamı olarak gören AKP de Mübarek'e nasihat vermekten kaçınmadı.
Derken isyan, 'Birader Kaddafi'nin 42 yıldır demir yumrukla yönettiği Libya'ya sıçradı. İsyanın domino etkisinden söz edilse de isyanın Mısır'dan sonraki durağının Libya olması şaşırtıcı bir gelişme oldu. Hatta isyanlardaki 'internet etkisini' gören ve ülkedeki internet aktivistleri toplantı yapan Kaddafi bile isyanın bir anda bu kadar büyüyeceğini tahmin etmedi. Aslında bütün petrol zenginliğine rağmen halkın üçte ikisinin günde 2 doların altında bir gelirle yaşadığı Libya'da 'işsizlik, yoksulluk ve yolsuzluğa' öfke ile ateşlenen isyanın hızlı gelişimi kaçınılmazdı. Buna bir de 'lejyonerler' ve paralı askerlerle hedef gözetmeksizin halkın üstüne ateş açılması eklenince isyan 6. Gününde başkenti tehdit eder hale geldi. Libya'da etkin olan aşiretlerin de isyanda saf tutmaları işin rengini Kaddafi aleyhine değiştirdi.
Ateş, kan ve barut isyanı durdurmaya yetmeyince Kaddafi rejimi hızını alamadı ve halkın üzerine bomba yağdırdı.
İşte bu sırada bir zamanlar ABD'ye kafa tutarak belli bir 'sempati' toplayan Kaddafi'ye karşı başta 'eski can düşmanı' ABD olmak üzere batı dünyasının yaptırımları beklendi. Beklenen 6 günde yüzlerce göstericinin katledilmesi üzerine Libya'ya yaptırım uygulanmasıydı. Ama beklenen olmadı. Libya sahip olduğu petrol ve hammadde kaynakları nedeni ile 'Batı' ile girdiği ilişkiler nedeni ile Tunus ve Mısır'dan farklı bir ülke olduğunu hatırlattı.
Libya lideri Muammer Kaddafi'nin oğlu Seyfülislam Kaddafi, ülkesinin dış güçlerin komplosunun hedefi olduğunu ve "Libya'yı İtalyanlara ve Türkler'e bırakmayacaklarını" açıkladı.
Tam da bu noktada Libya'nın ABD, AB ve Türkiye ile ilişkilerine, özellikle de ekonomik ilişkilerine bakmak kaçınılmaz oldu.
ABD, AB ve Türkiye'nin Libya'daki isyana yaklaşımında Libya'nın dünyanın on ikinci petrol üreticisi olması ve isyanın 'dünya ekonomisi üzerindeki etkisi' belirleyici oluyor ve tam anlamıyla bir 'kem küm diplomasisi'nin işlemesine neden oluyor.
Tunus ve Mısır'da yaşanan ayaklanmalar dünya ekonomisi üzerinde fazla etkili olmadı. Birer 'egzotik turizm ülkesi' gözüyle bakılan bu ülkelere 'en fazla gitmezlerdi' o kadar! Mısır'ın Filistin meselesinde alacağı tutum önemliydi; iktidarı Mübarek'ten devralan Yüksek Askeri Konsey "Bütün uluslar arası anlaşmaları tanıma" sözü vererek bu kaygıyı bir süreliğine giderdi. Ancak Libya'da yaşanan olaylarda durum değişebilir çünkü Libya, Afrika'nın en zengin petrol yataklarına sahip ülkesi. Günlük petrol üretimi bir milyon 500 bin varil olan Libya, bunun üçte ikisini ihraç ediyor. Libya'nın en önemli müşterileri arasında başta İtalya olmak üzere Avrupa ülkeleri var. Ve petrol fiyatlarında Libya'daki olayların başlamasından bu yana artış yaşanıyor. ABD depolarının dolu olduğunu açıklayarak, bir tür 'benim tuzum kuru' açıklaması yaptı. Ancak Kuzey Afrika'ya daha yakın olan Avrupa'da ise 'endişeli bir bekleyiş' hâkim. İsyan nedeni ile Libya'da faaliyet gösteren petrol şirketleri ardı ardına faaliyetlerini askıya alıyor. Alman kimya şirketi BASF'ye bağlı petrol ve doğalgaz arama şirketi Wintershall, petrol üretimini günlük 100 bin varil azaltacağını açıkladı. Bu kararın, petrol ihracatının büyük bölümünü Avrupa'ya yapan Libya'nın petrol arzında önemli bir düşüşe yol açacağı belirtiliyor. Öte yandan petrol şirketi BP Libya'nın batısındaki petrol ve doğalgaz deneme sondajlarını durdurduğunu açıkladı. Avusturyalı petrol ve gaz şirketi OMV ise yaşanan huzursuzluklar ışığında Libya'daki personel sayısını azaltma kararı aldı.
Dolayısıyla petrol ve doğalgaz rezervleriyle Batılı devletler için her zaman cazip bir ülke olan Libya'da dengelerin değişmesi AB-Libya ilişkilerinde gerilime neden oluyor. Bu nedenle gösterilerin kanla bastırılması AB içinde çatlaklara yol açtı.
İskandinav ülkeleri Libya'daki ayaklanmayı kanla bastırmaya çalışan Kaddafi yönetimine karşı yaptırım uygulanmasını savunurken, İtalya ve Çek Cumhuriyeti Kaddafi'ye arka çıktı. İtalya'nın 'kabadayı' başbakanı Berlusconi, Kaddafi'ye destek çıkanların başında geliyor. Çek Cumhuriyeti ve İtalya, Kaddafi'nin devrilmesi halinde daha büyük felaketler olabileceğini savunuyor. İtalya Dışişleri Bakanı Francı Frattini, AB içinde İtalya'nın Tunus ve Libya'nın en yakın komşusu olduğuna dikkat çekerek, bu ülkelerdeki olayların göçmen akını gibi sonuçlar doğurmasından "son derece endişeli olduklarını" belirtiyor ama aslında asıl niyet başka! Bu açıklamanın arkasında Libya'daki kolonilerde birçok İtalyan şirketi bulunmasının 'doğal' bir sonucuydu. İtalya'nın Libya'daki yatırımlarını toplamı 50 milyar dolara yaklaşıyor.
Fransa'da bu süreci 'sessiz' atlatmayı tercih ediyor. Çünkü Fransa Cumhurbaşkanının eşi Carla Bruni Sarkozy'nin, tutuklu sağlık personelinin iadesi için bizzat Libya'ya gitmesinin ardından, iki ülke arasında yaklaşık 10 milyar euroluk yatırım anlaşması yapılmıştı.
Libya'nın Batı ile ilişkilerinin bir diğer yönü de önemli bir silah alıcısı olması. Mayıs 2008'de Libya, Amerikan General Dynamics firmasıyla ordunun seçkin birlikleri için 165 milyon dolarlık silah anlaşması imzalamıştı. Bu seçkin birlikler 'Hamis' birlikleri olarak anılıyor. Kaddafi'nin küçük oğlu Hamis komutasındaki bu birlik, geçen hafta Mısır sınırındaki Beyda kentinde protestocuların üzerine mermi yağdırdı.
2010'un ilk dokuz ayında askeri kameralardan nişancı tüfeklerine kadar Libya'ya satılan İngiliz silahlarının tutarı 300 milyon dolara ulaştı. 'Lejyonerlere' dağıtılan ve özellikle Bingazi'de göstericilere 'hedef gözeterek' ateş açılan ve onlarca kişinin ölümüne sebep olan silahlar da bunlar oldu. Yani Kaddafi, 6 günde gerçekleştirdiği 500'e yakın kişinin ölümü ile sonuçlanan katliamı 'Batı'dan aldığı silahlarla gerçekleştirdi.
Bu nedenle AB ülkeleri Libya konusunda yaptırım uygulamaktan yana değil. Ortak açıklama ise 'sükûnet' ve Libya'ya "Halkın sesine kulak verme" çağrısında bulunmak.
Türkiye ile Libya arasındaki ekonomik ilişkiyse, petrol ticaretinin çok ötesinde. Türk firmalarının Libya'da başta inşaat olmak üzere madencilik, enerji, tarım, imalat ve hizmet sektöründe önemli yatırımları bulunuyor. Son 5 yılda Türk firmalarının üstlendiği taahhütlerin karşılığı 17 milyar doları aşmış durumda. Türkiye ile Libya arasındaki ekonomik ilişkilerin toplam büyüklüğü ise 40 milyar dolar olarak belirtiliyor. Libya 'da Türk şirketlerinde binlerce Türk işçi çalışıyor. Ülkede yaşayan Türkiye vatandaşlarının toplam sayısıysa 25 bini buluyor. Bu nedenle Başbakan Erdoğan, Kaddafi'den aldığı 'İnsan Hakları Ödülü'nün iadesinin söz konusu olmadığı dışında bir açıklama yapmayı tercih etmiyor!