25 Mart 2011, Cuma

Türkiye'ye benzetilen Kıbrıs'ı neden duymuyoruz?

EYLEM ATEŞ ateseylem@gmail.com

Bu yıl 8 Mart'ı, Kıbrıs Türk Öğretmenler Sendikası'nın davetlisi olarak Kıbrıs'ta karşıladım. Karma grupların kadın yapıları, bağımsız kadınlar, feministler, Lgbtt derneklerin üyeleri ile birlikte,  Lefkoşe sokaklarında sloganlar atarak ama en çok barış sloganları atarak yürüyoruz. Miting, Lefkoşe'yi ve dolayısı ile adayı ikiye bölen, koyu renkli, soğuk demir kapıların hemen yakınında yapılan basın açıklaması ile bitiyor. Miting sonrası, panelist olduğum  "Örgütlü Toplum, Sendikalar ve Kadınlar" konulu oturuma katılmak üzere, KTÖS (Kıbrıs Türk Öğretmenler Sendikası)'e geçiyorum. Kıbrıslı feminist sevgili Doğuş Derya ile sendikalar özelinde, karma gruplarda kadın örgütlenmesi ve toplumsal cinsiyet hakkında konuşarak deneyimlerimizi paylaşıyoruz. Kadınların büyük oranda katılım gösterdiği panel, gelen sorularla renkleniyor ve geç saatlere kadar devam ediyor.

Adını, sıklıkla Kıbrıs'ta yapılan "Toplumsal Varoluş Mitingleri" ve Ada'da hızla yaygınlaşan bir uygulama olan, ilköğretim okullarının içinde açılan zorunlu kuran kurslarına karşı verdikleri mücadele ile duyduğum KTÖS, 1700 üyesi ile toplumsal muhalefet sendikacılığını benimsemiş bir sendika.  Gerek demokratik, şeffaf sendikacılık anlayışları gerekse adanın genel politik ortamının muhalif belirleyenlerinden biri olarak stratejik bir sendika konumunda. Fakir Baykurt geleneğinden gelen kurucu öğretmenlerin, 1960'lı yıllarda elleri ile inşa ettiği mütevazı sendika binalarını kullanıyorlar hala. Sendika'nın içinde, tüm Ada'ya yayın yapan, emek ve demokrasinin sesi olan "Radyo Mayıs" adında bir radyoları, bir gazeteleri,  üyelerinin ve öğrencilerin ihtiyaçlarını karşılamak üzere kurulmuş bir kooperatifleri ve her şeyden daha önemlisi inançlı ve samimi devrimci öğretmenlerden seçilmiş, üyesinin denetimine açık bir yönetim kurulları var. Kıbrıs ziyaretimin ilk durağı, 9 ay önce işletme ruhsatları Türkiye Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü tarafından iptal edilip, tüm uçuş faaliyetleri, sermayeye hizmetin bir parçası olarak Türkiyeli özel bir havayoluna altın tepsi ile sunulmuş olan Kıbrıs Türk Hava Yolları çalışanlarının direniş çadırları. Direnişteki tüm işçiler, işlerini ve işyerlerini ellerinden alan, kendilerini açlığa mahkûm eden tepeden inme kararları ve bu kararların uygulayıcılarını protesto etmek amacı ile sürekli siyah giyiniyor. Şirketin satışı ve kurulan yeni havayolu sürecinde tazminatlarını alamayan çalışanlar "her an işe başlatılacakları" gerekçesi ile işsizlik maaşından da yararlandırılmamışlar. Yaklaşık 300 çalışan, aylardır yoksullukla mücadele ederken, tamamının yeni açılan havayolunda istihdam edilmeyeceğini, bir eleme sonucu istihdama uygun bulunacak işçilerin alınacağını öğreniyorlar. KTHY çalışanları, örgütlü bulundukları sendika olan Hava-Sen'le birlikte işyerlerine dönünceye kadar direnmeye, işlerini geri almaya kararlı olduklarını söylerken Türkiye'deki sınıf kardeşlerine de "sesimize ses olun" diyerek selam yolluyorlar.

Kıbrıs ta İngiliz koloniciliği, 1960 yılında resmen bitmiş olsa da gündelik yaşam içindeki izlerini kolayca gözlemlemek mümkün. Trafik ters yönlü hepimizce malum, daha çarpıcı olan ise, toplu taşımanın yok denecek kadar az olduğu dolayısı ile arabanız yoksa ulaşımınızın mümkün olmadığı Ada'da, araba kredilerinin sterlin olarak tahsil edilmesi. Ve bütün bulardan daha önemlisi İngiltere'nin Ada'daki askeri üslerini henüz kapatmamış olması. Ada'ya "kurtarıcı" olarak 1974 yılında gelen ve zaman içinde sistemli bir şekilde Kuzey Kıbrıs'ı kendine yavru vatan tayin eden Türkiyeli egemenlerin bu topraklara ve Kıbrıslılara müdahalesi ise hiç bitmiyor. Kıbrıs'ı sermaye için bir cennet haline getirme çabasını;  dünya devi oteller zincirlerine kuralsızca açık hale getirilmiş sahillerde, yüzlerce kumarhanede, pasaportlarına el konarak fuhuşa zorlanan göçmen kadınların çalıştırıldığı gece kulüplerinde, sayısı hızla artan özel okullarda görmek mümkün.

Kıbrıs'ta hayat emekçiler açısından da her geçen gün zorlaşıyor. Türkiye'de yasalaşan ve uygulanan SSGSS'ye benzeyen bir dizi değişiklik ile Kıbrıslı emekçiler büyük hak kayıplarına uğramışlar. Özellikle 1 Ocak 2008'den sonra istihdam piyasalarına girecek olan emekçileri hedefleyen ve Kıbrıslıların, "Çocuklarımızın yaşam hakkını ellerinden alıyor" diyerek 'Sübyan Yasası' adını verdiği yasanın bazı maddeleri bize son derece tanıdık: 1 Ocak 2008'den sonra çalışmaya başlayanların emeklilik maaşına hak kazanma yaşı 60'a yükseltilmiş. Mevcut çalışanların aldığı emeklilik ikramiyesi kaldırılarak, sadece bu miktardan daha düşük olan kıdem tazminatı ödenmesine karar verilmiş. Kamuda çalışanlar, "Emeklilik İştirak Fonu" diye bir fona yatırım yapmakta ve bu fon üzerinden emekli olmakta iken artık tüm çalışanlar, kamu özel ayırt etmeksizin sosyal sigortalardan emekli olacaklar. Küçük bir anekdot; Kıbrıs'ta sigorta sisteminde yaklaşık 100 milyon TL açık var. En ironik değişiklik de, kadın erkek eşitliği adı altında, Kıbrıslı kadınların 2008 yılına kadar faydalandıkları ve kadınların ev içindeki ikinci mesaisi olan bakım emekleri göz önünde bulundurularak uygulanan beşte bir yıpranma payının kaldırılması olmuş.

Bununla yetinilmemiş ve 1 Ocak 2011 tarihinde, emekçiler için ikinci bir yıkım yasası daha gündeme gelmiş. Bu yasaya da Kıbrıslılar 'Göç Yasası' adını vermiş. Göç Yasası, temel olarak ücretlerin yaklaşık yüzde 40-50 oranında indirilmesini ve emeklilik yaşının mevcut çalışanları da kapsayacak şekilde yükseltilmesini talep ediyor. Performansa göre ücret uygulaması, kamu kuruluşlarına KPSS benzeri bir sınavla personel alınması, güvencesizlik ve sendikasızlığın da yeni yasada kendine yer bulacağı Kıbrıslı emekçilerin öngörüleri arasında. Kıbrıslıların çalışmak için nerdeyse tek seçenekleri olan KİT'leri kapsayacak bir özelleştirme uygulaması da gündemde. Söz konusu yasanın maddelerini öğrendikçe neden 'Göç Yasası' dendiğini daha iyi anlıyorum. Yeni çalışma şartları, Kıbrıslıları uzun vadede Ada'nın dışına, yeni iş arayışlarına yöneltecek. Yapılması düşünülen tüm bu yasal değişiklikler, Ada'nın örgütlü ve muhalif sendikaları tarafından yakından ve ihtiyatla takip ediliyor.   Adanın tek devlet üniversitesi olan Atatürk Öğretmen Akademisi'nin özelleştirilmesi ise şimdilik sendikalar tarafından püskürtülmüş durumda.

Kıbrıs'ta bulunduğum süre içinde, sohbet ettiğim farklı işkolları ve sendikaların emekçileri tüm bu kayıplar karşısında, tek bir ses olarak sınıf mücadelesini yükseltmek ve adanın emperyalizmden arınmış bağımsız, kendi kaderini tayin eden yapısını inşa etmek konularında kararlılıklarını tekrarlıyorlar.  Ve sıklıkla şunu soruyorlar: Irak'ın işgaline itiraz eden, dünyanın her ülkesindeki bağımsızlık ve hak mücadelesinde ayağa kalkan Türkiye solu bizi neden duymuyor?

Sahi neden duymuyoruz?