Sesimizi yitirmeden...
İktidarın emekçilere, ilerici demokrat ve sosyalistlere karşı saldırısı çok boyutlu olarak sürüyor. Sermayenin ülkemizdeki başat temsilcisi AKP iktidarı seçim sürecinde de sokak saldırıları, ev baskınları, işkencelerle dizginlerini yeniden sağlamlaştırma gayretini elinden bırakmıyor. Bölgemizde emperyalizmin İslam coğrafyasını yeniden dizayn politikasının aktörlerinden biri olan AKP, Kaddafi'ye, Beşar Esad'a "direnmeyin" çağrısı yaparken, kendi yurdumuzda doğal hayata, suyuna, derelerine sahip çıkanlara saldırarak her şeyimizi ama her şeyimizi sermayenin sömürüsüne terk ederek Allah'ın bize bahşettiğini söyledikleri öbür dünyaya yönümüzü çevirmemizi isteyip, direnmeyin diyor.
Dini kurumları halkı onurundan, sınıf kavgasından uzaklaştırmak, kültürel anlamda yozlaştırmak için kullanıyor. Saldırılar artıyor, ortamın dili yeni jargonlar kazanıyor; "Bu kartın süresi 2012 yılında bitiyor abla" diyen gence, başını sıkı sıkıya sarmalamış hemcinsimin yanıtı "2012'de kıyamet kopacak" şeklinde oluyor. "İyi günler"demenin yerini "Hayırlı Cumalar", "Hoşça kal''demenin yerini "Allaha emanet ol", telefonda "Alo" demenin yerini "Selamünaleyküm" demek alıyor. Camilerden toplumsal hak arama mücadelesine ilişkin söylevler yükseliyor. Mesela 'dinimizde grev yapmak, iş yavaşlatmak suçtur' deniyor. Tabi bunlar daha kokusu çıkıp da bize ulaşanlar. Kokusuz olanları düşünmek bile insanın içini öfkeyle doldurmaya yetiyor. Halkın hassas olan dini duygularının cami imamlarınca aşımızı ekmeğimizi iç edenlerin çıkarları doğrultusunda kullanılması kinimizi daha da arttırıyor. Bunun böyle olduğunu geçtiğimiz günlerde Düzce'deki bir cami imamının grev ve iş yavaşlatmaya ilişkin takındığı tavırdan daha iyi izah eden bir başka örneğe gerek yok sanırım.
Kadına bakışları ise dün neyse bugün de aynı. Kadının saç tellerini siyasetine malzeme olarak kullanıp iktidar koltuğuna oturanlardan, kadının toplumsal kimliğine saygı göstermesi beklenemezdi. Bir kere iktidarın başı kadın erkek eşitliğine inanmadığını belirterek, üzerine gün doğmamış evrensel insan hakkı bakış açısına göre düşünmediğini göstermişti.
Hele ki kadın/kadınlar iktidarın saldırılarına karşı sesini duyurmak için meydanlara çıkacak ve oradan tankların üstüne çıkıp flamasını sopa olarak kullanacaksa işte o zaman içlerinde sakladıkları, feodalizmin gericililiğinden süzerek miras aldıkları çağdışı kirli ideolojilerini etrafa saçıp savuracaklardır. "Kız mıdır kadın mıdır?" diye, kadının toplumsal kimliği ve toplumsal rolü söz konusu olduğunda nasıl da ortalığı bulandırıp belden aşağı vurmaya geçtiğini bir kez daha görüp anlamış olduk.
Bir tartışma da bu günlerde gazeteciler üzerinde yapılıyor. Daha doğrusu bu konudaki görüşler belirgin olarak son süreçte ortaya çıktı. Bülent Arıç, gerek Gazeteciler Cemiyeti'nin gerekse Tutuklu Gazetecilerle Dayanışma Platformu'nun tutuklu gazetecilere ilişkin elinde tuttuğu sayıya gazetecilik kıstasları taşımıyor diye, itiraz edip "örgüt üyesi" nitelemesi yaparak kafa karıştırıyor, bilinç çarpıtıyordu.
İktidarın temsilcilerine göre gazeteci olman için düzenden yana habercilik yapacak, düzenin istediği örgütlere, tarikatlara üye olacak; mesleğini sermayenin çıkarlarına paralel çizgide icra edeceksen gazetecisin yoksa başka bir şeysin. Peki, neden Bülent Arınç? Sizin Başbakanlık, Bakanlık uçağında oturup, Başbakan'ın etrafında olup bitenlerden haberdar olmanız, sizleri bir gazeteciye ihtiyaç kılıyorsa, ücra bir gecekondu mahallesinde neler olup bittiğini bizlere ulaştıracak, özveriyle çalışan, polis baskısına göğüs geren gazetecilere de bizim ihtiyacımız var. Sizin gazeteciler size bizim gazeteciler bize. Sizden yana haberleri size ulaştıran gazeteciler sizin, halkan yana haberleri ulaştıran da gazeteciler de bizim gazetecimizdir. Gazetecilik sınıflar üstü sürdürülebilen bir meslek değildir. İktidar ve sermaye kendinden bağımsız düşünen objektif habercilik yapan gazetecilere de asla aman vermedi, veremez de. Bunun en iyi örneğini Ahmet Şık'ın geçmişte başına gelenlerden de biliyoruz. Ya sermayenin sesine boyun eğen gazeteci olacaksın, ya da ötekileştiren demokrat, sosyalist, yurtsever gazeteci olacaksın. Böyle olacaksan eğer gazeteci olarak sayılmamayı, mesleğinin tartışılır kılınmasını da göze alacaksın. Eğer gazete büron basılıyor, yakılıyorsa, kaçırılıyor, kaybediliyorsan, katlediliyorsan gazeteci değil, örgüt üyesi denilerek geçiştirileceksin. Nasıl olsa Başbakanlık onaylı sarı basın kartını hiçbir zaman alamayacağın için sen hiç gazeteci de olamayacaksın. Grev haberlerini, işkence haberlerini, sürülen gecekonducuların haberlerini Ertuğrul Özköklerden, Yiğit Bulutlardan, Engin Ardıçlardan boşuna bekleyeceksin!
Sizin kavganın sermayenin, bizim kavgamız emeğindir. Üstüme sürülen tankın altında ezilmek yerine üstüne çıkabilmek kavgamıza ilişkin kararlılığımızdandır. Sizin gazeteciniz sizin sesiniz bizim gazeteciler de sosyalist, demokrat, yurtsever kimlikleriyle bizim sesimiz...