06 Ocak 2012, Cuma

Rivayet sanılmasın!

CEM BAHTİYAR solidarieta89@gmail.com

Ve katliamın sorumlusu açıklandı: Tüm uyarı emarelerine rağmen ilerlemeye devam eden, çoğu çocuk yaşta harçlık için kaçakçılık yapan, köylüler(!)

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, düzenlediği basın toplantısında -üzüntüsünden olsa gerek- yüzüne yansıyan tebessümler eşliğinde, 38 insanın vahşice katledildiği operasyonun ayrıntılarını ve sorumlularını açıklıyordu.

Ben bunu düşünmeden geçerim de söylemeden edemem: Yahu, ota-peynire ağlayan bu adam değil miydi?  İki satır şiirde sel basan o gözler, nasıl olurda bir saati aşkın süren bir ölüm senfonisine bu kadar kuru, sıcacık, pişkin bir şekilde bakabilirdi? Timsah ve gözyaşı metaforunun izahı bir yana; ölenlerin bir kısmının ne sempatizanı olduğuna bile dikkat çekti. Ar damarındaki hasarı tahmin edebiliyorum ama yine de, ölenlerin PKK sempatizanı olmadığını kastederek, bu vahşetin bir kaza olduğunu utanmadan ve kendince garantilemeye yeltendi. Ama farkında olmadan, az da olsa kendilerini destekleyen Kürt kesime, 'yaptıklarının, yapacaklarının teminatı' olduğunu hatırlatarak, rejimlerinin iki ucu otlu peynir olduğunu da gösterdi.

Velhasıl; "Haklarını vereceğiz" diyenler, sözlerinde durdu. Devlet, öldürülenlerin ailelerine ödenecek tazminatlarla, 'hak'ladıklarının maddi karşılığını 'verecek'. Sosyal devlet, işte tam da bu olsa gerek. Neo-liberal politikalarla, 'Kırk katır mı, kırk satır mı?' önermesinin 'Kırk katır mı, kırk bomba mı?' şeklinde güncelleyebilecek kadar gelişmiş ülkemiz ve onun resulü devletimizin, milyar dolarlar ödeyerek aldıkları teknoloji harikalarının, kırk insanı ve beraberindeki ilkel lojistik araçları olan katırları, gerilla birliği zannetmesine hiç şaşırmadık. Neticede; Ceylan da daha 13 yaşındaydı ama koca bir koyun birliğinin savaşçı komutanıydı.

İnsanca yaşamı savunduğun, bu uğurda hayatını riske eden her işe giriştiğin anda; ecel eliyle ölmenin bir hayal, bir dilek olduğu, faili meçhul suikastların yerini faili mağrur katliamların aldığı bir zamanda; bize ait meskûn mahallerde, bize mahsus ölümlerin sancısını yaşıyoruz. Gururla ve kibirle açıkladıkları, kabahatinden büyük özürleriyle vicdanlarımızı kundaklarken; ne kadar uğraşsak anlayamayacağımız bir evlat acısını hatmettiriyor bizlere, o 'malum' katillerimiz.  Zulümleri halka arz oldukça, bize yine ölümler, bize yeni ölümler farz oluyor. Özalp'de, Lice'de, Roboski'de... Acılar, feryatlar, ağıtlar hiç değişmiyor; hepsi aynı, hepsi 'bilinmeyen' bir dilde.