Başbuğ'dan sonra demokratikleşmeyi kim durdurabilir?
Başbuğ'un tutuklanması haberi internet gazetelerindeki yerini birkaç saat koruyabildi. Ünlülerin estetik ameliyatları ile ilgili haber kısa sürede ilk sıraya yerleşti. Bu durumda Uludere konusu çoktan aşağı sıralara düşmüş oluyordu.
Türkiye son sürat "demokratikleşiyor". Daha doğrusu demokrasinin önündeki tüm engeller bir bir etkisizleştiriliyor. Başbuğ'un tutuklu yargılanması ile ilgili söylenecek çok şey var şüphesiz. "Yasa önünde herkes eşittir" yalanı dahil bir çok değerlendirmeden yola çıkabilirsiniz.
Yaşanan gelişmeleri hukuk terimleri ile izah etmeye kalkmak en azından toplumsal muhalefet dinamikleri açısından anlamsızdır. İktidar güçleri arası gerilim ve dengeler demokratikleşme açısından ne ifade sorusunu yeniden sorgulamak durumundayız. Askeri bürokrasi karşısında siyasal aktörlerin elinin güçlenmesi hangi durumda toplumsal özgürlükler lehine sonuç doğurur ?
Başbuğ'un "bile" tutuklu yargılanabildiği bir ortamda kimsenin tutuklanması yadırganmayacaktır. Bence son gelişmenin en önemli boyutu budur. Milletvekilleri, siyasetçiler, gazeteciler v.s
Seçkinci yorumlara prim vermeden ifade etmeye çalışayım. Sade vatandaşın yani yeterince şöhret sahibi olmayan insanların maruz kaldığı muamele neyse, emekli genel kurmay başkanı da, parti genel başkanı da aynı uygulamaya tabi olmalıdır elbette.
Kötü örnekler üzerinden emsal geliştirmek asla demokratikleşmeye hizmet etmez, aksine daralma ve baskıcı ortamın yaygınlaşmasını hızlandırır.
Herkesin bildiği gibi tutuklu yargılamanın iki nedeni olabilir. Kaçma ve delilleri karartma. Bir süredir gerçekleştirilen gözaltı ve tutuklama uygulamalarına baktığınızda bu nedenlerin aranmadığını kolayca görebilirsiniz.
Yargılamanın son derece uzun seyrettiği bilinen bir ülkede tutuklu yargılama peşinen bir cezalandırma sistemine dönüşür. "Yargılama sonuçlanmadıkça kimse suçlu kabul edilemez" ilkesi böylesi bir tabloda hiçbir anlam ifade etmez. Sonunda beraat çıksa bile yıllarca tutuklu kalmanın başka bir izahı olamaz.
Nitekim Deniz Feneri davasında bu anlamda farklı bir gelişme yaşanmış, tutuksuz yargılama yoluna gidilmiştir.
Ergenekon ve KCK ile ilgili davalarda tam tersi bir durum söz konusudur. Kaçma ihtimali tek başına meşru bir tutuklama nedeni olabilir mi ? Özellikle suç isnat edilen fiil tamamlanmışsa, deliller telefon dinlemelerine dayanıyor ve zaten toplanmışsa başka bir yerden bakmak gerekir. Kaldı ki yasal olmayan telefon dinlemelerinin ancak sanık lehine delil olabileceği yorumu da Yargıtay tarafından yapılıyorken.
Bu yasal boyut tartışmalarını daha fazla uzatmak anlamsızdır. Daha önemli olan siyasal süreç analizidir. Ortadoğu son hızla ısınırken, Türkiye tüm muhalif unsurları tasfiye ederek cephe gerisini temizlemektedir(!).
Türkiye parlamenter siyasetinde yaşanan "katlanılabilir didişme sahneleri" demokrasinin süsü olarak var olmaya devam edecektir. Hiçbir sonuç doğurma potansiyeli olmayan şovlar, toplumda "muhalefete tahammül" manzarası olarak korunacak hatta bir miktar daha dozu yükseltilecektir. Mevcut iktidar seçim dönemleri dahil gücünü böylesi kontrollü gerilimlere borçludur.
Değişimin dinamiği ise artık yalnızca toplumun derinliklerinde aranmalıdır. Sistem içi kırılmalar bu toplumsal dinamiğin etkin ve güçlü olması durumunda bir anlam ifade eder.
İroni diliyle soralım. Başbuğ'un tutuklanmasından sonra bu müthiş demokratikleşme, sivilleşme sürecini kim durdurabilir ? Ya da sahici soru ile yüzleşmeyi göze alalım. Gerçek bir değişim sürecini kim başlatabilir ?