12 Haziran 2010, Cumartesi

İsrail terörü ve küresel ergenekon

ÖRSAN ŞENALP orsan@tie-netherlands.nl

Daha önce 2010 içerisinde İsrail üzerinden İran’a bir savaş açılabileceğine, böyle bir senaryonun arkasındaki aktörün küresel sermaye içerisindeki Batılı muhafazakar fraksiyon olduğuna işaret etmiştim. İsrail kökenli büyük sermayenin baskın unsurlarının da bu fraksiyon içerisinde veya etkisinde olduğu bilinmektedir. Keynesyen soğuk savaş yıllarında belirleyici olan bu fraksiyon, 1970 krizi ile küresel liderlik konumunu, birikimini daha fazla para sermaye döngüsü üzerinden yapan ve ‘barışçı’ / ‘insani müdahaleye dayalı’ bir emperyal strateji benimseyen liberal fraksiyon ile paylaşmak zorunda kalmıştır. Krizden beri bu iki Batılı küresel sermaye fraksiyonu arasındaki hegemonya mücadelesi devam edegelmektedir. Aynı süreçte kapitalist dünya sisteminin yapısına Hayekçi-Friedmancı finansallaşma ve küreselleşme stratejisi damgasını vurmuş ve yeni-mufazakarlık veya yeni-sağ denilen, içeriğini neo-liberal politikalar ve felsefenin oluşturduğu saldırgan birikim düzeni ortaya çıkmıştı.

Küresel Yönetişim bu düzenin üst yapısı olmak üzere, 90’lı yıllarda ve mücadele içerisinde geliştirilen bir mimari oldu. Birçok analist bu sonuncusunu, dünya pazarı veya ekonomisinin üstüne oturtulan küresel devletimsi bir yapı olarak algıladı. İki başat fraksiyon arasında gelişen mücadele bir yandan çevre sermayelerinin giderek gelişmesine zemin hazırlarken, bu durum küresel sermaye içi çelişkiye bir de jeopolitik mücadele boyutu ekledi. Daha eskiden ‘merkez’de olan bu çelişkiyi ‘çevre’ye aktardı. 

Liberal ve muhafazakâr bir sentez içinde soğuk savaş dönemi anti-komünizminin etkin asimetrik yöntemlerinden birisi ola gelen ve 1990’larda fonksiyonunu yitiren Gladyo, esasen -çoğu kez dile getirildiği gibi- bir devlet terörü aygıtı idi. Bu bakımdan Gladyo küresel bir Ergenekon olarak düşünülebilir. Avrupa’da bu tür bir yeraltı örgütlenmesi, Latin Amerika ve Asya’da ise açık devlet terörü, yani askeri darbelerle karakterize olan bu hegemonik sentez son on yıl içinde bir bozunum sürecine girdi. Küresel kriz bu sürecin tamamlanmasıydı. Sermaye birikimlerini ağırlıklı olarak silah, çelik sanayi, petro kimya vb. gibi üretken, sanayiye dayalı sektörlerden sağlayan dev sermaye gruplarının desteği ile Yeni Amerikan Güvenlik Stratejisi ve 11 Eylül 2001’den beri üretilen saldırgan yaklaşım bu noktada evrilerek bir bölgesel savaş senaryosunun uygulanması şeklini aldı. Liberal küresel sermaye fraksiyonunun son karşı saldırısı, Kopenhag’daki İklim Değişikliği Zirvesi olmuştu. Eski ABD Başkan Yardımcısı Al Gore’un petrol şirketleri ve Çin gibi ülkelerin tutumuna karşı eylemcileri sert bir direnişe çağırması dikkate değerdi.

Daha önce belirttiğim gibi, savaş ortamı ile muhafazakâr küresel sermaye fraksiyonun ulaşmak istediği şey, krizin aşılması ve Çin, Rusya, Brezilya ve Hindistan kökenliler başta gelmek üzere, küresel pazarda tehdit haline gelen çevre semayelerinin önlerinin kesilmesidir. Ve esasen bunun için kendi liderliğinin şart olduğuna liberalleri ve diğerlerini ikna etmek. Yaşanan bir anlamda Sezarvari bir önderlik ve hegemonya dayatmasıdır. Bu sayede, 1970 krizinden sonra muhafazakâr sermaye küresel sermaye içindeki lider konumuna tekrar kavuşmayı hedeflemektedir. Bu durum Obama’nın yaşadığı ikilemleri de açıklamaktadır.

Böylesi bir gelişme, Türkiye gibi ülkelerde Eczacıbaşı, Zorlu, Koç, Sabancı gibi veya Ülker gibi Batılı liberal sermaye ile ortaklıkları olan ulusötesileşen büyüklerin değil ama onları yakalamak isteyen -yeni ulusal sermaye grupları diyebileceğimiz MÜSİAD üyesi- grupların destekleyecekleri bir seçenek gibi görünüyor. İlk stratejik tercihleri olmasa bile, bu gruplar sıkıştıkları zaman bir savaş ortamı yaratılmasına yeşil ışık yakabilirler. Ve 2008’den beri küresel kriz en fazla bu grupları sıkıştırmış durumdadır. Henüz iktidar eldeyken AKP ve ‘yeni ulusal sermaye’, doğacak bir savaş ortamı vesilesi ile içe dönük, korumacı bir piyasaya geçişi daha tercih edilebilir bir seçenek olarak algılayabilirler. Erdoğan Hükümetinin ‘Mavi Marmara’ olayında oynadığı rol, küresel sermaye içindeki liberal unsurlar ile yakın ilişkisi olan Fettullah Hoca Hareketi (FHH)’nin takındığı tavır, Rus ve Çin devlet sınıflarının İran konusundaki çelişkili tutumları bu çerçeveden bakıldığında bir netlik kazanmaktadır.

Mavi Marmara teröründen sonra TÜSİAD’ın sessiz kalmayı tercih etmesi, Fatih Altaylı’nın PKK benzetmesi yaparak İsrail vahşetini aklamaya çalışması ve Vakit’in “Siyonist köpekler” manşeti atarak savaş çığırtkanlığı yapması da bu tesbitleri doğrular niteliktedir. Altaylı’nın yaslandığı sermaye grubunun konumu bellidir. Koç ise böylesi bir savaş ortamını istemeyecekler arasında en önde gelmesine rağmen, büyük ortaklarının tutumuna bakarak hareket etmek durumunda kalmaktadır. Dış karlarını yüzde elliye çıkarmayı planlamakta olan Koç gibi ulusötesileşen gruplar için savaş ortamı, daha az kardan başka bir anlama gelmez; tabi eğer küresel rekabet daha ciddi bir tehdit değil ise... Bunun anlamı, insani yardım gemisini bile bile Gazze’ye gönderen Türk Hükümeti ve açıkça devlet terörü uygulayan İsrail Hükümeti siyaseti üzerinde etkisi büyük olan sermaye gruplarının çıkarlarının bir noktada kesiştiğidir. Büyük Ortadoğu Projesi’nin Bush sonrası revize edilmesi ve Davos’daki meşhur ‘one minute’ vakası bir danışıklı dövüş saptaması ile tarif edilmişti.

Avrupa’da liberal küresel sermayenin kalesi olan İngiltere’de güç, muhafazakârların önderliğinde kurulan bir koalisyon hükümetine teslim edilmiştir. Fransa ve Almanya’da da tablo buna benzemektedir. Hollanda’da aşırı sağcı PVV bir buçuk milyon oy alarak, en büyük üçüncü parti olarak seçimlerden çıkmıştır. Süreci Birleşmiş Milletler’in İran’a yönelik yaptırım kararı üzerinden okursak, Obama hükümeti ve onun belli bir denge ile bağlı olduğu liberal küresel sermayenin de, liderlik mücadelesinde muhafazakârlara teslimiyet noktasına sürüklendikleri görülmektedir. Çin ve Rus elitleri gergin ve temkinli bir çizgi izlemektedir.

Küresel Ergenekon devreye böyle bir ortamda girmiştir. Çin’in en önemli enerji kaynağı olan İran ve onun, Hamas aracılığı ile dış politikasını bağladığı Filistin üzerinden bir savaş senaryosu hayata geçirilmektedir. İsrail devlet terörü, Çin, Rusya, Brezilya ve Hindistan sermayelerinin yükselişini önleneme perspektifinin bir aleti olarak kullanılmaktadır. Mavi Marmara saldırısı bu senaryonun bir ayağı olarak düzenlenmiş ve Erdoğan Hükümeti böylesi bir plana bilerek veya bilmeyerek alet olmuştur. Bu noktada küresel Ergenekon’un uygulamaya soktuğu seneryoda üstüne düşen rolü oynamıştır. Emperyalist mücadelelerin şiddetlendiği konjonktürde, tıpkı Menderes gibi, Erdoğan da Rusya ile ve hatta İran ve Brezilya ile yakınlaşmaya itilmektedir. Açıktır ki izlenen yol Türkiye’yi olası bir saldırı karşısında İran’ın hedefi olmaktan çıkartmaktadır. Fakat Başbakan mazlumlara, ezilenlere ve eşitsizliğe uğrayanlara adalet getirme edaları ile konuşurken,  izlediği yol mazlumlar ve onları destekleyenlere ölüm getirmektedir. Mazlumlar için gerçek çözüm ne ABD’de, ne Rusya’da, ne İran’da, ne Çin’de hatta ne de AB’dedir. Bunu görebilmek içinse demokrasi ve sosyalizm perspektifinden dünyaya bakmak yeter.