16 Haziran 2010, Çarşamba

Homofobik mahalle baskısı

HAZAL ÇELİK cokegull@hotmail.com

Geçtiğimiz aylarda Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Aliye Kavaf, Hürriyet gazetesinde yer alan röportajında “Ben eşcinselliğin biyolojik bir bozukluk, bir hastalık olduğuna inanıyorum. Tedavi edilmesi gereken bir şey bence. Dolayısıyla eşcinsel evliliklere de olumlu bakmıyorum. Bakanlığımızda onlarla ilgili bir çalışma yok. Zaten bize iletilmiş bir talep de yok. Türkiye’de eşcinseller yok demiyoruz, bu vaka var” diyerek tepkileri üstüne topladı. Bu bilimdışı açıklamanın üstüne AKDAV, AKO-DER, AKV, AS-DER, İHH İnsani Yardım Vakfı, İnsan ve Medeniyet Hareketi, Mazlum-Der İstanbul Şubesi, Medeniyet Derneği, Özgür-Der gibi insan hakları savunucusu(!) dernekler destek çıkarak sayın bakanımızı yalnız bırakmadılar. Fakat gerek yurtdışında, gerekse ülkemizde çeşitli protestolar yapılarak bakanın eşcinsellerden özür dilemesi ve açıklamasını geri alması isteniyor. Tüm tepkilere rağmen bakan Aliye Kavaf bu yazıyı yazdığım sıralarda, açıklamasının üzerinden aylar geçmesine rağmen hala özür dilemek adına bir girişimde bulunmamış durumda.

Konuyla ilgili tıbbi çevrelerden de olumsuz tepkiler yükseldi.“Eşcinsellik biseksüellik ve heteroseksüellik gibi insanda tanımlanan üç yönelimden biridir. Her şeyden önce bir hastalık değil yönelim farklılığıdır. Eşcinselliğin bir hastalık olduğu yaklaşımı 40 yıl önce terk edilmiş ve psikiyatrik hastalık tanı listelerinden çıkarılmıştır. Uluslararası ve ulusal hekim örgütlerince eşcinsellik heteroseksüellik gibi sağlıklı bir durum olarak kabul edilmektedir” diye açıklamada bulunan TPD (Türkiye Psikiyatr Derneği) ve CETAD (Cinsel Eğitim Tedavi ve Araştırma Derneği) eşcinsellik tartışmalarıyla ilgili rahatsızlıklarını dile getiren bir basın açıklaması yaptılar.

ABD Kongresi’nden Senatör Cardin, “En hafif ifadeyle utanç verici olan akla ziyan bu açıklama karşısında, Türkiye’nin seçilmiş liderleri bütün vatandaşların haklarına sahip çıkarak, bu tür bariz nefret açıklamalarını kınamalıdırlar” diyerek bu açıklamayı kınadı. Buna ek olarak Kongre’nin insan hakları alanındaki en saygın komitelerinden biri olan Helsinki Komisyonunun eşbaşkanları Maryland Senatörü Benjamin Cardin (Demokrat) ile Temsilciler Meclisi Florida üyesi Alcee Hastings (Demokrat) bu konuda ortak bir açıklama yaparak Kavaf’ı protesto ettiler.  Olayın dış ve iç basında bu kadar yankılanması sonucunda Sağlık Bakanı Recep Akdağ konuyu toparlamak adına “Şu bir gerçek, Türkiye’de eşcinsellik yaşayanlarca zor bir şeydir. Ayrımcılık sebebi olabilir. Toplum insaflı olmak durumundadır” sözleriyle bir manevra yapmaya çalışmıştır ama ne kadar başarılı olduğu tartışılır. Bütün bu tartışmalar sürerken ülkemizde İtalya'nın Fırsat Eşitliği Bakanı Maria Rozaria Carfagna’nın katılımıyla yapılan "Eşit Fırsatlar ve Cinsiyet Eşitliği: İtalya ve Türkiye'nin Deneyimleri" konulu konferansta, protestocuların sessizce ‘Nefret etme, özür dile’ pankartlarıyla bakanı protesto etmeleri de panelin yapıldığı otelin güvenlik görevlilerince yaka paça dışarıya çıkartılmalarıyla sonlanmıştır.

Bakan Carfagna “Bu tür olaylar toplumun her kesiminde oluyor. Madem öyle açıklamalar var, bunlar da olur” diyerek tepkisini gösterdi. Konferansı düzenleyen İtalyan yetkililer ise “Kavaf, böylesi bir protestoyu hak etmişti. Madem Türkiye’de ifade özgürlüğü var, protestocuların apar topar salondan dışarı çıkarılmaları da doğru değil” açıklaması yaptılar.

EŞCİNSELLİK HASTALIK MI?

Peki eşcinselliğin temelinde ne var? Aliye Kavaf’ın söylediği gibi gerçekten bir hastalık mı? Bu başlık altında sizlerle bu konuda yaptığım araştırmaları paylaşmak istiyorum:

Eşcinsellik 1973 yılından itibaren tıp literatüründe bir hastalık olmaktan çıkarılmıştır. Her ne kadar eşcinselliğin bir hastalık olmadığı bilimsel olarak kabul edilmiş bir gerçek olsa da, eşcinsellerin toplum içinde hala “hasta” , “sapkın” ya da anormal olarak damgalanmaları ve heteroseksüel olmaya zorlanmaları devam etmektedir.

Eşcinsellikle ilgili tutumların kaynağına bakmadan önce, eşcinselliğe yönelik yaklaşımların, eşcinselliğin hastalık olarak kabul edilmemeye başlandığı 1973 yılına kadar hangi süreçlerden geçtiğine ve bugünlere nasıl gelindiğine bakmakta fayda olacaktır.

Her ne kadar eşcinsellik de heteroseksüellik gibi insanlık tarihi boyunca var olan bir olgu olsa da bu kavramların tanımlanması ve kategorileştirilmesi 19.yüzyıla dayanmaktadır. Tıbbın, kişileri eğilim gösterdikleri cins üzerinden ayrıştırma çabası ile ortaya çıkan “homoseksüel” ve “ heteroseksüel” kavramları tanımlanmış kategoriler olarak bilim literatürüne girmiştir. Yirminci yüzyılın ortalarına kadar özellikle psikiyatri dünyasında baskın görüş olarak kabul edilen psikanalitik yaklaşımın eşcinselliği bir patoloji olarak el alması o dönemin toplumsal yapısına da etki etmekteydi. İkinci dünya savaşından sonra düzenlenen DSM (Diagbostic and Statical Manual of Mental Disorders – Zihin Bozukluklarının Teşhis ve İstatistik Rehberi)’nin ilk versiyonunda eşcinsellik, madde kullanımı ve cinsel bozukluklarla birlikte sosyopatik kişilik bozukluğu sınıflandırılmasına dahil edildi. Bu dönem boyunca, eşcinsel bireyler psikiyatrlar tarafından çeşitli tedavi yöntemleri kullanılarak tedavi edilmeye çalışıldı. Hatta bu tedavi yöntemlerinin yetersiz kaldığını düşünüldüğü durumlarda, hormon enjekte etmek, tersine koşullandırma, lobotomi(bir lobun kesilip çıkarılması), elektroşok ve hadım etme gibi daha şiddetli yöntemler de kullanılarak eşcinsel bireyler iyileştirilmeye çalışıldı. Kinsey’in insan dışındaki canlılar üzerinde yaptığı çalışmalarda eşcinsel davranışların tüm canlılarda ortak görülen bir davranış olduğunu ortaya çıkarması ve bununla birlikte eşcinselliğin diğer birçok insan kültüründe kabul edilen bir olgu olduğunu açığa çıkarması batı biliminin eşcinselliğe yönelik yaklaşımını etkiledi. Daha sonra bu konu üzerinde yapılan birçok çalışma ile eşcinselliğin bir hastalık ya da bozukluk olmadığına dair veriler elde edilmeye devam edildi. Bu çalışmalarla birlikte yine de DSM’nin ikinci versiyonunda eşcinsellik, fetişizm ve pedofili ile birlikte “Cinsel Sapma” başlığı altında bir bozukluk olarak sınıflandırılmaya devam edildi. Aynı dönemlerde yeni yeni ortaya çıkan eşcinsel hareketin giderek güçlenmesi ve uzun dönemde toplumsal yapıyı etkileyecek bir etkinliğe sahip olması eşcinselliğe dair varsayımların da değişmesine neden oldu. Hem artarak devam eden, eşcinselliğin bir hastalık ya da sapkınlık olmadığına dair bilimsel çalışmalardan elde edilen veriler hem de güçlenen eşcinsel hareketin yarattığı toplumsal değişim, var olan tıbbi yaklaşımı da etkiledi ve eşcinselliğin hastalık olarak sınıflandırılmasından vazgeçilerek 1973 yılında DSM’den çıkarıldı. *

TÜRKİYE’DEKİ DURUM

Türkiye’de eşcinsellik genellikle bir kimlik olarak görülüyor. Diğer toplumlarda ve kültürlerde olduğu gibi toplumuzda da çoğunlukla anormal ve kabul edilemez bulunduğu apaçık ortadadır. Mazlum-Der’in Aliye Kavaf’ı desteklemek için yaptığı basın açıklamasında bunun canlı bir örneğini görüyoruz: "Yapmış olduğunuz ‘hastalık’ açıklaması, bu sapma/anomali durumunu topluma yaymak için ciddi lobi faaliyetleri yürüten, diğer insanlara da sirayet ettirmek için akla gelmeyen yolları deneyen, dizilerden yarışma programlarına, kliplerden haber bültenlerine, tartışma programlarına kadar her alanı zorlayan, toplumun bilinçaltında eşcinselliği doğal bir seçim olarak kabul ettirmeye çalışan bir kesimi elbette rahatsız edecektir.”

Aile tarafından dışlanma, sosyal hayatta karşılaşılan önyargılı ve ayrımcı uygulamalar, eğitim süresince karşılaşılan ayrımcı yaklaşımlar, işe alınmama, işten atılma, sağlık hizmetlerine ulaşma konusundaki sıkıntılar, polis ve adli kurumlarda karşılaşılan aşağılayıcı ve ayrımcı tutumlar, askerlik ile ilgili uygulamalardaki sıkıntılar vb. gibi toplumsal hayatın içindeki birçok alanda toplumumuzdaki eşcinsel bireylerin çeşitli zorluklar ve engellemelerle karşılaştığı görülmektedir.

Eşcinsel bireylerin yaşadıkları sorunlara ilişkin Türkiye’de Lambdaİstanbul LGBTT Derneği’nin yapmış olduğu araştırmaya göre eşcinsel bireylerin;

•    %7’si işe alınmamış
•    %10’u işyerinden uyarı almış
•    %6’sının terfisi engellenmiş
•    %3’ünün istifa etmesi istenmiş
•    %5.1’i ise cinsel yönelimleri nedeniyle iş ya da işyeri kurallarına uygun olmadıkları, işyeri kurallarına aykırı davranışları, personel fazlalığı, başka birinin bulunduğu, ekonomik kriz ya da disiplinsiz hareketler gerekçe gösterilerek ya da hiçbir gerekçe gösterilmeden işten çıkarılmış.

Aynı araştırmaya göre bu bireylerin %87’si hayatları boyunca sosyal şiddet türlerinden en az birini yaşamış, %23’ü ise fiziksel şiddet türlerinden en az birini yaşamış.

İnsanlar arasındaki uçurum gün geçtikçe artıyor ülkemizde. Farklı olana tahammül azalıyor, bir kavgadır gürültüdür kopuyor her gün. Televizyonlarımızı açıp haber izlemeye korkar olduk; bugün yine ne gümbürtü kopmuş diye görmekten çekindiğimiz için. İşte Aliye Kavaf’ın açıklamasını da böyle bir şaşkınlık ve korkuyla izledim oturduğum yerden. “Üstümüzdekilerin” görevi bizi bir araya getirip aramıza hoşgörü tohumları serpmek değil midir, romantik bir tabirle? Keşke sayın bakan da böyle bir açıklama yapmadan önce biraz daha düşünseydi; toplumdaki eşcinsel bireylere karşı zaten var olan önyargıyı azaltacağına daha çok arttıran bu sözleri bilimdışı sözleri sarf etmeseydi. Umarım bir şekilde özür diler, yoksa bu konudaki nefret suçlarının tablosunda 2010 yılında bir artış olacakmış gibime geliyor.

 

* Çolak, Ö. Eşcinsellere Yönelik Nefret Suçları ve Toplumun Bu Suçlar Kapsamında Faile ve Mağdura Yönelik Tutumları. Adli Tıp Kurumu.Temmuz 2009