24 Ağustos 2010, Salı

"Kürt sorunu artık çözülmek zorunda"

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğretim Üyesi Dr. Faruk Alpkaya, Kürt sorununa dair tartışmalar, "Demokratik Özerklik", KCK'nin eylemsizlik kararı ile ilgili görüşlerini Emek Dünyası'na anlattı.

İLHAN ULUSOY ilhanulusoy@emekdunyasi.net

Son günlerde referandum süreci de belli yönleriyle işin içinde olmak üzere Kürt sorununa ilişkin tartışmaların ana eksenini "Demokratik Özerklik" ve buna bağlı olarak KCK'nin açıkladığı talepler oluşturmaya başladı. Bu tartışmalara ilişkin Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğretim Üyesi Dr. Faruk Alpkaya ile görüştük. Sosyal bilimci olan Alpkaya aynı zamanda Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde "Irk, Ulus ve Sınıf: Kürt Sorunu" adlı yüksek lisans dersi vermektedir. Alpkaya son dönemki tartışmalara ilişkin sorularımızı yanıtladı.

Kürt sorununun artık, 'sorunun tüm aktörleri ve bölge açısından taşınamaz bir hale geldiğini' söyleyen Alpkaya, sorunun çözüm sürecine girmesi gerektiğini belirtti.

Kürt sorununun demokratik-barışçıl yollarla çözümünü savunuyorsunuz. Bu çerçevede PKK'nin 1 Haziran'da eylemsizlik sürecine son vermesinin ardından, şu anda tekrar "pasif savunma" adı ile eylemsizlik dönemine girildi. Bütün bu süreçte KCK ise, hedeflerini 'Demokratik Özerklik' diye açıkladı. Ve bazı somut taleplerde bulundu. Bu gelişmelerle beraber "Demokratik Özerklik" çeşitli çevrelerce tartışılmaya başladı. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kürt sorunu artık Türkiye'nin, hatta bölgenin taşıyamayacağı boyutlara geldi. Bu boyutlarda sürmesi daha fazla mümkün değil. Bütün taraflar bu sorunun artık bir şekilde çözülmesi gerektiği görüşünde. Çözüm nihai bir çözüm olmayacak belki ama ; en azından demokratik siyasetin sınırları içine çekilmiş bir şekilde sorunun devam etmesi gerektiği konusunda bütün taraflarda genel bir kabul olduğunu düşünüyorum. Bu kabulü hayata geçirmek için de bir pazarlık yapılması gerekiyor. Pazarlık dönemleri genellikle herkesin elindeki kozları sonuna kadar kullandığı dönemlerdir. Dolayısıyla bu eylemsizlik haline son verme kararı, belirli bir süre eylem yapma ve sonra tekrar eski konumuna çekilmesi PKK'nin ki, bu eski konumuna çekilme işini yaparken, geçmişten farklı olarak geri çekilme işine KCK ve Kongra Gel daha önce karar verdi. Yani siyasi bir organ buna karar verdi, sonra biçimsel açıdan bakıldığında HPG bu karara uyacağını iki gün sonra açıkladı. Böylece iş siyasi boyuta giderken herkes elindeki bütün kozları açıp, gösteriyor. Ve elinde ne olduğunu biliyor. Kozlar gösterildi şimdi de pazarlık yapılacak diye düşünüyorum. Yani sürece baktığımda bu sorunu artık Türkiye ve bölgenin taşıyamadığını düşünüyorum.

"BUNU ÇÖZMEK ZORUNDALAR"

Tek tek aktörlerin hiçbiri de sürecin bu şekilde gitmesini sürdüremez düzeyde. Bu sorunu çözmek zorundalar. Demokratik bir siyasetin içine almak zorundalar. Bunu yaparken de herkes elindeki kartları gösterdi. Son kozlarını oynadı ve çözüme gitmek zorunda. Gitmezse de zaten bizi toplumsal büyük bir kaos ve belki de kanlı bir iç savaş bekliyor, ki bunu Türkiye'de kimse göze alamaz .

Yeni dönemde Kürt hareketi bazı taleplerde bulundu. Seçim barajının düşürülmesi, köy isimlerinin geri verilmesi, KCK operasyonunda tutuklananların serbest bırakılması gibi... Hükümet bu talepler karşısında ne yapmalı?

Adli tatil başlamadan önce ilginç bir gelişme oldu. Sanırım Batman ve Van'da mahkemeler KCK operasyonlarında gözaltına alınan ve yargılananlardan kitlesel serbest bırakmalar yaptı. Yani eylemsizlik kararı açıklanmadan önce de bu yaşanmaya başlamıştı. Bu taleplerin bir kısmı aslında asgari demokratik kuralların işlediği her ülkede asgari ölçüde olması gereken kurallar. Mesela yüzde on seçim barajı çok yüksek. Bunun kaldırılması, hadi kaldırılmıyorsa bile makul bir noktaya çekilmesi gerekiyor. Ondan sonra KCK yargılamalarında tutuklananlar; eğer siyaset devreye girecekse, silahlar susacaksa bir dönüşüm yaşanacaksa kaçınılmaz olarak yerine getirilmesi gereken bir talep. Ancak taleplerin bir kısmı da nispeten rejimi ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş felsefesini zorlayıcı talepler. O talepler konusunda da sanırım bir pazarlık süreci yürüyecek. Aslında bir yandan da yürüyor.

Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir, demokratik özerkliği tanımlarken, birlikte yaşamanın tarifi olarak tanımladı. Demokratik Özerklik Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş felsefesine aykırı mıdır? Ve nasıl tanımlanmalıdır?

Şimdi bir kere şurası çok önemli. Bugünden yarına bitecek bir şey olarak görmemek gerek. 'Demokratik Özerklik ilan ediyorum, bunu aldın buraya koydum ve oldu' şeklinde değil, bir süreç olarak görmek gerekiyor. Bu sürecin bence bir kaç ayağı olmak zorunda. Bu ayaklardan biri Avrupa Konseyi'nin 'Yerel Yönetim İçin Demokrasi Şartı'. Orada oldukça ciddi maddeler var. Gerçi ülkelere seçmeli bir liste sunuluyor. Yani her üye ülke 10 tane seçmek zorunda uygulayacağı maddelerden. Türkiye de seçmiş durumda, bu daha da genişletilerek bir ayak bunu üzerinden ilerleyebilir. Bir başka ayağı; Türkiye Avrupa Birliği'ne tam üyelik için başvurmuş, müzakereleri belli başlıklarda yürüten bir ülke konumunda. Doğrudan Avrupa Konseyi Yerel Yönetimler Şartı ve Avrupa Birliği'nin kendi iç yapılanması ile uyumlu bir şekilde bir süreç yürüyebilir.

ANADOLU'NUN TARİHİ

Bir üçüncü ayak da; Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş felsefesinden söz ediyoruz ama sonunda bir de Anadolu'nun kendi tarihsel felsefesi var. O tarihsel felsefe derken; Anadolu'yu Persler, Romalılar, Selçuklular, Bizanslılar ve Osmanlı yönetmiş... Binlerce yıl, imparatorluklar aradaki kısa dönemler hariç Anadolu'yu aşağı yukarı aynı şekilde yönetmişler. Hemen hepsi 15 ila 20 arasında bölge kurmuşlar. Bu bölgeler eyalet gibi, vilayet gibi... Aynı yönetim anlayışını tekrar etmişler. Şimdi bu 2500 yıllık dönemde de bazı ara dönemlerde sarsılmalar ve dağılmalar yaşanmış ama orada bir gelenek var. Bu gelenekten ve coğrafyanın tarihinden de beslenen bir anlayışla bu Demokratik Özerklik meselesi harmanlanabilir. Ve Türkiye de belli ölçülerde kendine özgü, belli ölçülerde de çağın gereklerine uygun bir çözüm bulabilir. Asıl soru burada; "Demokratik Özerklik derken Kürt kökenli Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları, Türkiye Cumhuriyeti'nin eşit haklara sahip vatandaşları olacaklar mı?" sorusudur. Aslında sorun buraya gelip dayanıyor. Eşit yurttaşlar olabilecekler mi? O zaman Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş felsefesiyle de uyumu da işin içine sokarak bir çözüm bulmak mümkün olabilir diye düşünüyorum. Eşit yurttaşlığı, "Siz eşitsiniz ve standart hepiniz Türk olacaksınız" diye değil ama; "Sizler farklı kökenlerden geliyorsunuz ama buna rağmen eşit haklara sahip olacaksınız. Eğitim konusunda eşit, yerel hizmetlerden yararlanma konusunda eşit, sizin doğuştan gelen özelliklerinizi yaşatma konusunda eşit haklara sahip olacaksınız" temelli bir eşit yurttaşlık mantığı kurulabilir. Bunu Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş felsefesi ile de bağdaştırılabilmek mümkündür.

Özerklik tartışmalarında Türkiye'nin AB ile uyum sürecinde yaptığı bir takım anlaşmalarda özerkliği sağlayacak bir takım maddelerin olduğu, ancak Türkiye'nin bu maddelere çekince koyduğu belirtiliyor...

Şimdi bu iki türlü. Bu tartışmalar ve uyum süreci biraz abartılıyor. Bence İspanya örneği özerklik şartını ve boyutlarını aşan bir örnek . Özerklik şartı belli bir kurumsal güvence ve mekanizma sağlıyor. Ama 'Demokratik Özerklik' sözcüğüne takılmadan; Kürtler, sadece Kürtler de değil aslında; Aleviler, kadınlar vs. bu ülkenin eşit yurttaşları olabilecek mi? Kendi doğuştan gelen özelliklerini koruyarak bunu yaşayabilecekler mi? Eşit yurttaş olma konumuna gelebilecekler mi? Önemli olan bu. Diğer hepsi bunu sağlamanın aracıdır. Demokratik Özerklik de bunun bir aracı olabilir. Başka bir şey de söylenebilir. Renklilik denebilir, 'İşte Türkiye mozaiktir' diyebilirsin. Bu amaç sağlanmalı. Kürtler, Kürt kimliklerini koruyacaklar ama aynı zamanda bu ülkenin eşit yurttaşları olacaklar ve bunun sonucunda da mutlu olacaklar . Mesele bu.

KENDİ KADERİNİ TAYİN HAKKI VE AYRILMA MESELESİ

Ertuğrul Özkök vb "Kürtlerle birlikte yaşamak zorunda mıyız?" diye bir tartışma başlatıyor. Aynı tartışmanın yansıması İnegöl ve Dörtyol'daki olaylar olarak ortaya çıkıyor.  Siz bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bunun bir teorik boyutu var, bir de pratik boyutu var. Teorik boyutta bakıldığı zaman; yani eğer demokrasi olacaksa ve bu sorun silahların olmadığı koşullarda özgürce tartışılacaksa, Kürtlerin "kendi kaderlerini tayin hakkını ayrılma yönünde ya da federasyon istiyoruz" vb farklı seçenekleri dile getirme hakkı olduğu kadar Türklerin de "Biz böyle bir şeyi istemiyoruz" deme hakkı olduğunu teorik olarak kabul etmek gerekir. Ama bu teorik kabulü pratiğe, bugünün koşullarına vurduğunuzda; bir tarafın her şeyi elinden alınmışken, diğer taraf bütün haklara ve olanaklara sahipken Ertuğrul Özkök gibi ülkenin en büyük medya kuruluşlarının birinde yöneticilik ve yazarlık yapan birinin görüşlerini bu şekilde dile getirmesi, pratikte o teorik kısmı içinden çıkılmaz sorunlara yola açabilecek ve sorunu tetikleyici bir işlevi olabiliyor.

"ÖZKÖK SAMİMİ DEĞİL"

Burada herkesin çok dikkatli olması gerektiğini düşünüyorum. Özellikle de elinde güç olanların daha dikkatli olması gerekiyor. Yani sıradan bir insan bunu kahvede söyleyebilir belki, ama çıkıp Hürriyet Gazetesi'nin birinci sayfasında bunu yazarken otuz kere düşünüp yazmalı. Ben ayrıca Ertuğrul Özkök'ün o konuda samimi olmadığını da düşünüyorum.

İşe bu taraftan baktığımızda Türk toplumu açısından Kürtler nasıl anlaşılmalı? Hak arayışındaki Kürtlerin 'bölücü', 'ayrılıkçı' damgası ile dışlanmaları doğru mu? Bu çözüme nasıl hizmet eder?

Türk toplumu diye tek bir bütünlük yok. Aslında Kürtler diye de tek bir bütünlük yok. Türk toplumu dediğin çok çeşitli inançlar, cinsiyetler, sınıflar ve başka farklılıklar var. Kentlisi, köylüsü var, bu da büyük bir karmaşa. Sorun nasıl algılanmalı diye kimse bu çeşitliliğe bir şey söyleyemez... Kimsenin bu çeşitliliğe akıl verecek konumda olmaması gerekir. Bunu şöyle algılamak gerekir: Genel olarak bakıldığında bütün bu çeşitliliğe ve farklılığa rağmen, "Benim sahip olduğum haklara başkalarının da sahip olmasında bir zarar gelir mi, bana gelmez mi?" diye düşünmek gerekir. Daha doğrusu "Benim bu hakları onların kullanmasını engellemem bana bir şey kazandırır mı?" diye düşünmesi lazım. Bence bir şey kazandırmaz, tam aksine kişiliğinden ve varoluşundan çok şey kaybettirir. Bugüne kadar da kaybettirmiştir. Yani bir insan hangi dile, inanç gurubuna, cinsiyete doğacağını kendi seçmez. Önceden bize sorulup "Ne olmak istiyorsun?" denmez.

"KİMSE HAKLARINDAN MAHRUM OLMAMALI"

Doğarken bir kültüre, bir cinsiyete belli toplumsallığa doğuluyor. Kimse, kendi seçmediği bu özelliklerinden dolayı bazı haklarından mahrum olmamalı. Bunların temelinde dönen bir şey de kendi ana dilini öğrenme ve anadilinde eğitim görme hakkı. Ve anadilini ve bütün olanaklarını hayatın bütün alanlarında kullanabilme hakkı. Kürtlere bunun yasaklanması Türklere ne kazandırıyor? Bence hiçbir şey kazandırmıyor , tam aksine kaybettiriyor. Dolayısıyla Türkler genel olarak soruna böyle bakmalılar diye düşünüyorum.

Kürtler de bu renkliliğe sahipler. Muhtemelen bir kısmı ayrı devleti olsun ister. Bu da en doğal haklarından biri. Bir kısmı böyle istemiyor. 'Kardeşim ben de Marmaris'te denize girmek isterim, bunun için pasaportla buraya gelmek istemiyorum' diyor. Onlar da farklılıklar ve çeşitlilikler içeriyor. Ve talepleri farklı. Bu farklı taleplerin sonunda "Senin şunu yapman doğru, bunu yapman yanlış" deme hakkına kimse sahip değil.

Kimsenin kimseye bu konuda karışma hakkı olmamalı. Ama silah ve şiddet işin içine girdiği zaman bunları konuşmak mümkün olmuyor. Yani silahın ve şiddetin anlamlı olabileceği tek bir nokta olabilir kanımca. Bu da meşru müdafaa hakkıdır. O meşru müdafaa hakkı da bir noktada kırılmaya başlamıştır. Bu da Süleyman Demirel'in "Kürt realitesini tanıyoruz" dediği 1991'den başlayarak kırılmaya başlamıştır. Ve giderek o meşru müdafaa halinden çıkmaktadır diye düşünüyorum.

Bu tartışmalara bağlı olarak "Demokratik Özerklik" bu çerçeve de bölgede Kürt sorununa nihai bir çözüm olabilir mi ?

Olabilir de olamayabilir de.Buna şu  açıdan bakmak lazım. Şimdi Kürt sorununun oluşumuna baktığımızda tarihsel olarak iki tane kırılma noktası var . Bunlardan birincisi 1600'lerde, kapitalizmden önce diyelim; Osmanlı İmparatorluğu ile Safevi Devleti (İran) arasındaki bölünme. Bu bölünmede Kürtlerin bir kısmı bir tarafta kalıyor, bir kısmı diğer tarafta. Bu bölünme üç dört yüzyıl sürüyor ve Kürtler açısından bir sorun olarak algılanmıyor.

Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılmasından sonra Kürt bölgeleri bir kez daha, bu kez de üçe bölünüyor. Dolayısıyla Kürt sorunu bir sürü Kürt sorununa dönüşüyor. İran'ın Kürt sorunu, Irak'ın Kürt sorunu, Suriye'nin Kürt sorunu, Türkiye'nin Kürt sorunu... Bir de Kürtlerin Kürt sorunu olmak üzere... Birden çok Kürt sorunu ortaya çıkıyor. Yalnız, özellikle 1990'lardan, 91-92'den itibaren gene AB bu tür sorunları kendi bünyesi içinde çözebilme yolunda oldukça yetkin yapılar ve bir kavrayış geliştirmeye başladı. Hatta bunu kimse pek hatırlamıyor ama Sovyetler Birliği yıkıldıktan hemen sonra Paris Şartı imzalanmıştı. Paris Şartı'nın içindeki mekanizmalar  bu tür sorunları aslında çok ayrıntılı düzenliyor . Orada ,"Yeni bir çağ, yeni bir dünya kuruluyor biz bunu bu şekilde kurabiliriz" diye bir metin vardı. Bu kavrayış daha sonra AB'de kurumsal yapılara kavuşmaya da belli ölçülerde başladı.

Kürt sorunu; bütün bu farklı Kürt sorunlarını kendi içine alıp yumuşatabilip, çözebilecek bir potansiyeli barındırıyor. Dolayısıyla en azından Türkiye sınırları içindeki Kürtlerin Kürt olmaktan kaynaklanan sorunlarını kısa vadede, eşit yurttaşlık temelinde çözmek mümkün görünüyor. Çünkü Kürt sorunu dediğiniz zaman aslında insanların Kürt olmalarından kaynaklanan sorunlardan söz ediyoruz. Diğer sorunların hepsi çözülecek değil. Onlar başka sorunlar, dolayısıyla başka şekilde çözülür. Ama Kürt sorununu bu yapı içinde çözmek mümkün. Üstelik Türkiye'de gerçekleşebilecek bir çözüm Irak ve Suriye'deki Kürt sorununu da çok kısa zamanda da etkileyebilme potansiyeline sahip olabilir.

(EmekDunyasi.Net)

Ankara -