"Filistin'de sinema yapmak"
Ertelendi, ertelenmedi derken bir Altın Koza Film Festivali'ni daha geride bıraktık. Festival geride kalırken, dönüş yolunda çantamda Filistinli sinemacıların beni derinden sarsan sözleri kaldı. Yükümü hafifletir mi bilmem ama derdini paylaşmayan derman bulamaz diyerekten heybemdekileri sizlerle bölüşerek içinize biraz dert gark eylemek niyetindeyim.
Festivalin önemli bir teması vardı: Filistin Barışa Hasret. Keşke biz de barıştan bıkmış olaydık diye içimden geçirerek açtım kulağımı yumdum gözümü.
Filistin sineması, 1970'lerin sonunda doğmuş, 30 yaşında bir delikanlı daha. Yılda üretilen film sayısı bir elin parmakları kadar. Daha çok belgesel sinema yapılıyor. İşgal, direniş öyküleri neredeye her filmin ana teması. Filistinli sinemacılar, ülkelerindeki savaşı, dramı anlatmak için yola çıkmışlar ve neredeyse bütün dünyada festivaller aracılığıyla seslerini duyurmuşlar. Artık onlar da savaş dışında, ölüm dışında hikâyeler anlatmayı hayal ediyorlar.
"FİLİSTİN BİR AÇIKHAVA HAPİSHANESİ"
Ramallah'ta yaşayan Liana Badr, Filistin sinemasını direnişin sesi olarak gördüğünü anlatıyor. Orada film yapımcıları direnişçilerle birlikte hareket ediyor. Askeri bölgede, ölüm tehlikesi altında film yapmaya çalışıyorlar. İsrail'in insanlığın vicdanına ördüğü duvarlar güvenlik kameralarıyla dolu. İsrail askerleri sürekli gözetliyor ve ateş açıyor.
Najwa Najjar da ailesiyle birlikte köyünden uzaklaştırılmış ve sürgünde yaşamış. "Sürekli güvenlik kontrolleri, sınırda uzun süren bekleyişler ve onurumuzu ayaklar altına almaya çalışan bir işgal yönetimi altında film yapmak zor" diyor. Najjar acı hikâyeleri dışında da hikâyeleri anlatmanın özlemini yaşıyor.
Vicky Habib de Najjar'la aynı şeyin hasretini çekiyor. İnsanların günlük hayatındaki sorunlarıyla ilgili de film yapmak istiyoruz, diyor. Aslında öyle de yapıyor zira Filistin'de günlük hayat işgal, çatışma, bombalar ve ölüm demek.
SÜRGÜNDEKİ FİLİSTİNLİNİN RÜYASI KENDİ TOPRAKLARINDA ÖLMEK!
Nasri Hajjaj'ın ailesi, 1948'deki işgalden sonra köyleri boşaltılınca sınır dışı edilmiş. O da bir mülteci kampında doğmuş ve orada 8 yıl yaşamış. Arap birliği bursuyla Londra'da sosyal bilimler okumuş ve gazeteci olmuş. 1999'da Arafat'tan özel izin alarak ülkesine 48 yaşında gidebilmiş. Babasının, dedesinin doğduğu büyüdüğü evlerin yerinde artık incir ağaçları varmış.
"Nefesim kesildi, öleceğimi sandım. Kendime sordum; 'burada ölsem n'olur?' Burada ölsem burada gömmezlerdi. Ölmeyi ve gömülmeyi bile çok görüyorlar. 'İnsan niye babasının doğduğu yerde ölmek ister?' diye düşündüm. Bunu anlatan bir belgesel film yaptım. İsrailli Filistin'de ölse Filistin'e gömülebilir. Filistinli gömülemez!"
BEN BU FİLMİ GÖRMÜŞ MÜYDÜM?
Adana'nın sıcağından mıdır nedir, sanki içim geçmiş onları izlerken. Konuşanların Filistinli olduğunu unutmuşum. Köy boşaltmalar, sokak çatışmalarındaki çocuk yüzleri, yol boyunca güvenlik kontrolleri, sürgünler, doğduğu köyü saçına beyazlar düşünce görebilmek... Daha önce izlediğim bir filmi gördüm sanmışım. Meğer o da değilmiş, içim de geçmemiş, burkulmuşum sadece, söylenenler tanıdık gelmiş, hem de çok tanıdık...