Kadının sendikada adı yok
1980'lerin başında İngiltere'deki sendikal hareketin durgunlaşması, aynı zamanda üye sayılarının düşmesi sendikaları kadın üye yazımı ve kadınların örgütlenmesi konusunda düşünmeye itmiştir. (Cunnison ve Stagemen 1993) Kadın üye yoğunluğunun artmasının kadınların çıkarlarının temsilinin de artmasını beraberinde getireceği beklentisi ise üye sayılarının hatırı sayılır biçimde kadınların oluşturduğu sendikaların varlığına ve yaşanılan tarihsel gerçekliklere bakıldığında boşa çıkmıştır.
Elimizdeki verilere baktığımızda Türkiye'de de durumun çok farklı olmadığını görüyoruz. Sendikalardaki toplam 489 yönetim kurulu üyesinin sadece 19'u kadınlardan oluşmaktadır. (Keig-Türkiye'de kadın emeği istihdamı, Nisan 2009) Oranların düşüklüğüne rağmen birçok sendika ve konfederasyonların kadın işçilerin örgütlenmesini hedefleyen sekretaryaları bulunmuyor. Kadınlaşmış iş kollarında örgütlü sendikaların da işyeri temsilciliklerinden genel merkez yönetimlerine kadar tüm üyeleri, aidat ödeyen işçilerinin cinsiyetleriyle tezat eder şekilde erkeklerden oluşuyor. Kadınların özel çıkarlarını, kadınlık durumlarını değil, salt işçi kimliğinden kaynaklı çıkarlarını gözeten sendikacılık anlayışı sınıfı tek cinsiyete indirgeyerek bir anlamda erkek sendikaları yaratıyor.
Yeni üretim biçimleri, neo-liberalizmin yeni sömürü saldırılarına ve bürokratikleşmiş, anti-demokratik sendikal yapılara karşı yeni bir sendikacılık kendini bir gereklilik olarak dayatırken, kadınları emek mücadelesinde özne olarak yeniden değerlendirmek bütünlüklü bir mücadele açısından önem kazanıyor. Kadınların üye yapılma aşamasında, üyelik aidatlarından yapılacak indirim, temsil aşamasında kota uygulaması, tüzüklerde tacize karşı alınacak önlem ve yaptırımların düzenlenmesi, ayrımcılığa karşı alınacak tedbirler, yapılan toplu sözleşmelerde doğum izninin ebeveyn izni olarak talep edilmesi kısacası emek örgütlerinde kadınların görünürlüğü önündeki engelleri kaldırmaya yönelik tüm çabalar bu bütünlüklü mücadeleyi gerçekleştirebilecek ilk samimi çalışmalar olacaktır. Samimi vurgusu önemlidir çünkü tecrübelerimizden ve emek mücadelesinin tarihinden öğrendiğimiz başka bir gerçeklik de şudur: Kendini solda tanımlayan sendikalar arasında devrimci retoriği ustalıkla kullanıp "başka bir dünya" varsayımını her platformda ifade eden erkek sendikacılar, söz konusu kadınların görünürlüğü ve katılımı olduğunda toplumsal cinsiyet rollerinin dışına çıkamamaktalar. Yönetimlerde, örgütlenme şemalarında görünür olan kadınlar da ancak erkekliği yeniden üretebildikleri oranda konumlarını koruyabilmekteler. Buna karşılık, cinsiyetçilikle mücadele eden, örgüt içi ayrımcılık, taciz konularında taraf olan kadınların emek örgütlerinde ve hatta siyasi partilerde ömürleri kısa oluyor. Kadınlardan kendi öz kimliklerini yok saymaları bekleniyor.
Sermaye ve iktidarın, emekçi düşmanı anti demokratik saldırılarını, kamusal ve özel alanda yaşamlarımızı etkileyecek her yeni kararını kıyasıya eleştiren emek örgütlerinin, kadınların temsili, ev içindeki karşılıksız emekleri, örgüt içinde yaşanan tacizler söz konusu olduğunda başlarını kuma gömen tavırları kendilerine duyulan güveni sarsıyor. Yoksul, ezilen, işçi gibi kimlikler sadece erkeklere ait olmadığı gibi sendikalar da salt erkeklerin politika alanı değildir. Sendika ve konfederasyonların kadın katılımını arttıracak ve aktifleştirecek bir perspektifi tartışmaya başlamaları gerekmektedir. Sendikalar kadınlarla güçlenecektir.