'Çöküntü alanlarını dönüştürmek' rant fantezisi haline geldi
Tophanedeki saldırı, tepeden inme ‘kentsel dönüşüm politikaları’ ve rant amaçlı soylulaştırma çabalarının, mevcut gerilimi çatışmaya dönüştürdüğünün somut göstergesi oldu. Yrd. Doç. Dr. Besime Şen konuyla ilgili sorularımızı yanıtladı.
Tophane'de iki sanat galerisine saldırı oldu... Ondan önce Sulukule'de binlerce insan yerlerinden edildi... Galata sokak sokak satıldı, esnaf adeta PERPA'ya sürgün edildi, ediliyor... Cihangir 'sanatçıların ve yönetmenlerin' başını çektiği bir grup tarafından satın alındı... Tarlabaşı adım adım 'kurtarılıyor(!)'... Balat yeniden gözde... Ayazma'da lüks konut inşaatları televizyon reklamları ile görücüye çıkıyor... Beyoğlu'nunu arka sokakları hem isim hem de kimlik değiştiriyor... Sosyal konut bölgesi olan Tozkoparan'a 'rezidans' yapmak için büyük inşaat firmaları sıraya girdi... Bütün bunlar son 10-15 yılın ilk akla gelen 'kentsel dönüşüm' vakalarından bazıları.
Tophane'de iki sanat galerisine saldırı oldu ve birden bütün bunlar canlı bir tartışmanın konusu haline geldi. Biz de bu konulardaki akademik çalışmaları ile tanınan Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Besime Şen ile görüştük:
Tophane'de sanat galerilerine yapılan saldırılar çok tartışılıyor. Saldırı Sivas olaylarına benzeten de oldu, mahalleli kendi muhafazakâr kültürünü savundu diyen de. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?
Sivas olayının akla gelmesi normal, çünkü bu memlekette sanatçılar yakıldı. Bu da bir benzer hâli. Bu nedenle insanların Sivas'ı hatırlaması da normal. Ama farklı yönden de bakılması gerekir. Bu sanatçı camiasına yapılmış bir saldırı. Saldırıyı, sanatçıların yaşam biçimlerini Türk geleneksel muhafazakâr aile geleneklerine ters gördükleri için düzenliyorlar. Bunun böyle bir şeyi yaratması olağan.
Bölgede eski Cezayir Sokağı'nın Fransız Sokağı'na dönüştürülmesi ile başlayan süreç olayın perde arkasına ilişkin ipuçları verebilir mi? Bu sürecin farklı hayat tarzlarının iki taraflı görünürlülüğünün oluşturduğu bir 'hınç'tan söz edilebilir mi?
Böyle bir konuyla bağlantısı var. Bu bağlam nasıl kuruldu ve nerede böyle bir gerilim hâlini aldı? Biz olaya buradan yaklaşmalıyız. Ben bu bölgede yaşıyorum, bölge üzerine çalıştım. Benim dönemimde daha yumuşak bir soylulaştırma hâli vardı. Ben o tezi hazırlarken batı literatürünü de inceledim. Oradaki örnekleri çok politik bir mevzu olarak okuyordum. Konu öyle ilgimi çekti. Bu bölgeyi incelediğimde ise politik parametresi oluşmamış bir kültürel hâl gördüm. 2005 ve öncesinden bahsediyorum. Soylulaştırma için hangi politikaları konuya dâhil edebiliriz diye bakıldı. Soylulaştırılan kesim var. Ağır psikolojik şiddet görmüş. Sanatçılar ve polis birlikte mahalleyi arındırmaya girişti. Bunun arkasında kentin o mekânının ekonomik değerini artırma yönünde bir politika var.
Olay 'mutenalaşma'nın sonucu olarak da görülüyor. Balat, Galata, Tarlabaşı, Sulukule örneklerini de göz önünde bulundurarak Tophane'deki olayı değerlendirir misiniz?
Mutena biraz kıvamlı bir gelişme. 'Soylulaştırma'yı tercih ediyorum. Baktığınızda buradaki gelişme içerisinde o dönem rant çok ön planda değildi. Bu önemli. Bir de bu rant paylaşımı kimler arasında? Soylulaştırma genel politikalarla gelişiyor. Plan ve proje hedeflerini bu yönde koyuyorsunuz. Avrupa Kültür Başkenti planlarını bu yönde uyguluyorsunuz. O zaman edilgen bir süreçten bahsedilmez. Yönlendirilen bir süreç var. Rant artışı hedeflenirken bu rantın kimlerle paylaşılacağı, sürecin kimlerle oluşturulduğu önemli oluyor. Süreci oluşturanlar aynı zamanda bu rant paylaşımını ve düzeni belirleyen gruplar oluyor. Sermaye gruplarının payı büyüdükçe yatırımların niteliği de değişiyor. Koç, Eczacıbaşı gibi kurumlar bu yönde yatırımlar yapıyor. Büyük bir kurum bu şekilde bir yatırım yapmış ise bu tek başına bir iş değildir, mutlaka bir yan işi vardır. Başka bir işle buluşacaktır o. O sadece 'Tarihi güzel' diyerek verilen bir karar değil. Bu bir senaryo içerisinde gerçekleşiyor. Bir de onun altında riski daha yüksek orta yatırımcılarla küçük yatırımcıların elinde değerlendiriliyor. Maalesef meslektaşlarım, akademisyenler de var bunların içinde. İyi kazanan köşe yazarları ve mimarlar öne çıkıyor. Onlar bu yerleri parlatma yönünde de başarılıdır. Bir mahalle lokantasını anlatırlar, sonra o lokanta ünlenir. Bunlarla da oluşur soylulaştırma. Genel sınıfsal hâllerle yaşam tarzının değişmesi ve kent merkezine doğru toplanma sonucu oluşan bir şehir bu.
Devlet eliyle yürütülen 'Kentsel dönüşüm', 'mutenalaştırma', 'soylulaştırma', 'seçkinleştirme' vb... isimler altında sürdürülen bu politikaların asıl amacı nedir. Bugün semtleri hedef alan; okul, hastane ve hatta yetimhane gibi tarihi kamu binalarını da içine alarak ilerleyen bu sürecin asıl hedefi ne sizce?
Görünüyor aslında; demeçlere bakıldığında nasıl bir İstanbul istendiği belli. Işıl ışıl, sanatçılarıyla dünya kenti olması için uğraşılıyor. Ekonomik standart kültür-sanat harcıyla karılıyor. Bu kez o ilin değeri artıyor. Buradaki değer artışlarını durdursak, burada kimlik artışlarını da durdurursanız kimse kültürden bahsetmez. Tarihi de olsa o bina kullanılmak için yapılmıştır. Saray da olsa. Bugün bazı tarihi yerlerde binaların fonksiyon yitimi söz konusu. Orada yaşan kesimin gerek politik gerek ekonomik nedenlerle yaşadığı yeri terk etmesi; binaları boş halde bırakmış, değeri düşmüş. Sonra garip bir şekilde burası ilgi görüyor.
Bir dönem 'kentsel çöküntü alanları' olarak adlandırılan ve kent yoksullarına terk edilen bu alanların değeri son yıllarda neden yükseldi, kentleşme açısından yönelim ne?
Bir yere 'çöküntü' der ve orayı düzenlemek için bir süreç geliştirirseniz, bu bir "kurtarma operasyonuna" dönüşür: 'Çöküntüydü kurtarıyoruz!' Buna en kritik örnek Tarlabaşı'dır. Oradaki insanlar işgalci olarak sayılıyor. Dünyanın her yerini araştırın, tapusuz olduğu halde bir yerleşkede oturan o sayıda insan bulursunuz zaten. Oradaki mevzu şu; Orası nasıl bir yer? Bu ülkenin transeksüelleri, Romanları, Kürtlerin en altı orada yaşıyor. Ermenilerin en çaresizleri orada yaşıyor. Farkı kesimler orada yaşıyor. Burası "ideal kent" tanımının sosyal dokusunu bozar. Liberal kent yaklaşımı buna 'çöküntü' diyor. Ama liberal kent burayı kurtarmaya çalışırken köklü projelerle değil, fiziksel projelerle kurtarmaya çalışıyor. Yıkıyor yeniden yapıyor. Değeri artıyor ve o değeri, o kesim koruyamaz. Aidatını bile ödeyemez. O insanların geliri düşük. Böylece otomatikman dışarıda kalıyorlar. Bunun bilimsel gerekçelerine bakıldığında farklı değerlendirilmesi lazım. Yıkıp bir sahne yapıyor.
'Çöküntü alanlarını dönüştürmek' yerel yönetimlerin fantezisi haline geldi. Bu kadar açı farkı olmamalı. 'Siz burada yaşadığınız için buranın değeri düşüyor' denmiş oluyor orada yaşayan insanlara. Dolayısıyla ideolojik bir şey inşa ediyor. Kentin bütününe bir mesaj gönderiyor. Orta sınıfın beklentilerini karşılayan bir kent belirleniyor.
Yoksullara içinde TOKİ'nin yatakhane tarzındaki blokları tahsis ediliyor. Avrupa bugün onları dozerle yıkmaya çalışıyor. O iflas etmiş bir projedir. Orada da tutmadı. Bitmiş bir projedir. Tarım bitirildiği için kullanılamaz haldeki tarım alanlarına TOKİ konutları yapılıyor. TOKİ'nin girmediği kente bayrak dikilecek neredeyse. Yerel yönetimlerle TOKİ'nin ilişkisi ilginç bir hal aldı. Çünkü TOKİ imparator gibi gidiyor, üstten giriyor. Oranın planları nedir? Sorunlara çözüm olur mu? diye düşünmüyor. Bazı yerlerde de ürettiği konutlar bomboş duruyor. Bundan sonra TOKİ'nin yaptığı işlerin sorunlu hallerini görmeye başlayacağız.
'Avrupa Kültür Başkenti' adına bir sürü proje var ve bunlara eşlik eden ulaşım projeleri var. Dolayısıyla bu toplam bize kent merkezinde sınıfsal bir tahliye olacağını ve gerilim olacağını söylüyordu, o saldırı gerçekleştiğinde. O planlı bir saldırı. Sanatçıya yönelirken tavrı, oradaki ilk andaki refleksin tadı, bu toplumdaki başka kesimlere hemen yansır. Alt sınıf da bu tarz teşkilatlara uzak olmayan bir alt sınıf. Bu ülkedeki meselelerin karşılaşma anlarında bu tarz olaylar olağan. Bundan sonra biraz yatıştırma olur. Galericilerin beklentileri var. Ben şöyle görüyorum; burada mutedil diyebileceğimiz aşamalarla, daha kıvamında, kontrollü bir soylulaştırma süreci olduğunda, o rantın paylaşımı eşit olursa levye ve sopayla tepki gösteren kesim bize karşı olmayacak. Bize karşı çekinceleri var ama gidip orada bir eylem yapsak bize ters tepki göstermeyecek. Bu kadar her şeyi tehdit görüyorken o kesim, biz buraya baktığımızda şunu görüyoruz: Bu çok yukarda kararlaştırılan kent politikaları, mevcut gerilimi çatışmaya dönüştürüyor. İktidarda AKP var ve onun yönlendirdiği bir süreç bu. Çok da kararlı görünüyor bu konuda, AKP. Bakan geldi, bunu gözden kaçırmayalım. Demek ki burada gerilim istenmiyor. Öyle olunca AKP'ye bir mesaj var orada. AKP'nin tasavvurunun dışında kalmış bir kesim bu ve oraya da bir mesaj var. Onun içeremediği bir kesim ve onu da içermek istiyor. Onların iş olanaklarını iyileştiren bir proje olabilir mesela. AKP'nin de aslında İslami tarihlerle bezenmiş ama elit bir kesimle toplumu yönetmek istediği hissini onlar alıyorlardır. Onun dışında kalıyorlar. Tarihte buna alışmışız; alışma başka bir şey, komşuluk ilişkileri, ekonomik örüntüler başka. Orada yaşamak avantajlı bir hale geliyor onlar için. O insanları başka bir yere götür, zorlanırlar. Halk halen geleneksel ilişkilerle sosyal hayatını sürdürüyor. Tarihi önemi var, çocukluğum burada geçti gibi şeyler vardır ama o öyle kalır.
Son olarak bu tür sorunların ortaya çıkmaması ya da çözümü için neler yapılmalı?
Ben sunayım, bu projeler çok tartışmalı. İlk yapılacak şey, durdurmaktır. Net yani. Bunu kafadan söylemiyorum, küresel olarak da bu projeler üzerine daha muhalif yaklaşanların uyguladığı yöntemdir bu. Durun bir bakalım, kimin ne acelesi var. Kent bütününde İstanbul'u tarif etmek değil, klişe kitabi romantik bir yer tarif etmeyelim, soralım nasıl bir kentte yaşamak isterseniz? Her kesim için adaletli, eşit, demokratik, her kesimin tarif edebileceği, kentsel bir yaşam. Bunun tartışması şöyle olmaz, milletin kafasındaki tarz bu; anlaşmalı ihalelerle gidelim millete gösterelim olmaz. Daha büyük siyasal perspektiflerle yapılabilir. Topluma ait değerleri mutenalaştıran bir kent tarif ederseniz, elbette ki orada olacağız. Ama orayı kendi olanakları içerisinde bir yaşam biçimi olarak görür, özgünlüklerini öne çıkarırsanız orası iyi bir kent olur. Bence muhalefet eden ve kafasında alternatif bir çözüm olarak, soğuk siyaset yapacak bir şekilde ilerliyor sağ. Sağ siyaseti çürütüyor. Merkel ne yapıyor? Kışkırtarak kabul ettiriyor. Dolayısıyla oradaki arayışlarla esaslı bir soğuk siyaset ilkeleri geliştiriyor. Burada anti-kapitalist bir çözüm gerekiyor. Neden; ekolojik bir dünya siyaseti gerekiyor. Ekoloji bugün çok tutuk bir alandır. Tarım biterken ekolojiden bahsedemiyoruz. Diğer ilkeler; toplumsal sınıf perspektifi ortaya koyarak daha eşit bir ortam sağlamak, bunları ilkelere dayandırmak. Üstelik bunu herkesin yaşamına daha özenli bir yaklaşımla yapmak. Onun için insanların en alttan başlayarak yeni siyasetler üretmesi gerekiyor. Solda duran bir CHP, buna aday olsaydı da millet oradan başlasaydı. CHP'de de bir belirsizlik var. Direksiyon nereye kırılacak belirsiz. Kente dair öngördüğü şey; çağdaş medeni bir insan. Artık bu kavramlar tükendi, insanların ihtiyaçlarını tarif eden bir yerden kavramlara giderseniz kavramların karşılığını bulursunuz.
EmekDunyasi.Net
İstanbul -