02 Aralık 2010, Perşembe

Sendikaların bu hali kimin eseri? Yeni hali kimin eseri olacak?

ORHAN DURUEL orhanduruel@gmail.com

KESK Genel Başkanı Sami Evren'in istifası ve istifa gerekçesi ne yazık ki bir yönüyle özelde KESK'in, genelde sendikaların geldiği noktayı işaret ediyor.

KESK Türkiye'de ciddi bedeller ödenerek kurulmuş iki sendika konfederasyonundan biridir. Birincisi, 1960'larda işçiler içerisinde başlayan yığınsal örgütlenme ve mücadele isteği ve girişimleri 1967'de DİSK'in kurulmasıyla sonuçlanmıştır. Ve sonrasında 1980'e kadar DİSK ülkemizde işçi hareketinin önemli mücadele merkezlerinden biri olmuştur. DİSK' in bu mücadeleci yaklaşımının bedeli yüzlerce can, binlerce gözaltı ve hapis cezası olmuştur. DİSK Genel Başkanı Kemal TÜRKLER de böylesi bir bedelin sonucu olarak katledilmiştir. Özetle, işçiler ve işçi önderleri DİSK'i kanları, canları ve alın terleriyle kurdular. Söz konusu olan işçi sınıfı mücadelesi olunca başka türlüsünün mümkün olmadığını sınıf mücadeleleri tarihi defalarca kanıtlamıştır. Bahsettiğimiz DİSK 1970lerin DİSK'idir, bugünü ile karıştırılmamalıdır.

İkincisi, 1990'lı yıllara gelirken kamu emekçileri ülkemizde sistemin ve hükümetlerin tüm baskılarına ve yasal engellere rağmen örgütlenmek istediler. Önce dernekler şeklinde ama hemen sonrasında devletin sendika kuramazsınız, böyle bir hakkınız yok demesine rağmen sendikalarını kurdular ve örgütlendiler. Bu o kadar kolay ve ucuz olmadı elbette ki. Kamu emekçilerinin "fiili ve meşru mücadele" olarak atlandırdıkları bu dönemde kiraladıkları binalara balkondan tabelalarını asmaya çalışırlarken aynı anda polis kapılarını mühürlüyordu. Onlarca kamu emekçisi bu mücadele döneminde katledildi, yüzlercesi cezaevlerine atıldı, binlercesi soruşturmaya tabi tutuldu. Birçok kamu emekçisi sendikaya üye oldu diye işten atıldı. Ama kamu emekçileri o dönem yılmadılar örgütlenme mücadelelerini sürdürdüler, başta sendikalarını kurmak olmak üzere birçok kazanım elde ettiler. Bu süreç aynı zamanda KESK'e bağlı sendikalarda sendika içi demokrasinin de yaşandığı bir süreçti. Mücadele edenin emek verenin sendikada değer gördüğü, üyelerin büyük bir kısmının sendikalarda seçim süreçlerine demokratik bir tarzda katıldıkları bir dönemdi.

2000'li yıllardan itibaren nedenleri ayrı bir yazının konusu olan meşru- fiili mücadeleden uzaklaşma süreci başladı. Bu süreç hızla sendika içi demokrasinin de yok edildiği ve KESK'te sendikal bürokrasinin oluşmasına götürdü. Kamu emekçilerinin sendikalarının yasal statüye kavuşmasıyla bu süreç daha da hızlandı. KESK ülkemizde kendini sol -sosyalist olarak adlandıran birkaç fraksiyoncu yapının kaba bir biçimde arka bahçesi haline getirildi. Bunu söylerken sendikaların siyasetle ilişki kurmasının yanlış olduğunu asla söylemiyoruz. Siyasi yapıların kaba bir biçimde sendikalara müdahale etmeleri, hatta çoğu zaman kendi yapacaklarını sendikalara yüklemelerinden bahsediyoruz. Bugün KESK'e bağlı herhangi bir sendikaya üye olan samimiyetle mücadele eden bir emekçi KESK'te egemen olan bu siyasi guruplardan birinin üyesi değilse işyeri delegesi adayı dahi olamaz. Hatta bu guruplardan birinin üyesi olmanız da yetmez, aynı zamanda bu siyasi yapıların yönetici takımına da yakın olmanız lazım ki, seçilmeyi garanti edesiniz. Hal böyleyken KESK'te son yaşanan olaylarda kaçınılmaz hale gelmiştir.

Çünkü KESK'in ideolojik olarak beslendiği siyasi yapıların kendileri birer bürokratik kast halindedirler ve bu durumlarını da KESK'e taşımışlardır. KESK'teki istifalar ve gerekçeleri üzerine düşünmek yerine bu -söylentisi dahi iğrenç olan -sendikayı yıpratacak durumu kendine fırsat bilip, yaklaşan sendika kongrelerinde üstünlük sağlamak için pozisyon tutmaya çalışmaktalar.

Dün kamu emekçileri meşru ve fiili bir mücadele yürütürken ideolojik olarak beslendikleri yapıların yine bu yapılar olması onların bu günkü durumlarını görmezden gelmemizi gerektirmez.

Umut vadeden, mücadeleci süreçlerden geçerek var olmuş sendikaların da birer bürokratik yapı haline gelmesinde önemli etkenlerden biri de söz konusu grupların sınıfa önderlik adına sendikal bürokrasiyle kurmuş oldukları ilişkidir. Yıllarca gençleşmenin, yenilenmenin önünü tıkama pahasına sendikalarda elde ettikleri küçük küçük koltukları kendi varlıklarını devam ettirmenin imkânı olarak görmüşlerdir.

Bugün bu yapıların "sendikal harekette değişim şart" vb tartışmalar yürütmeleri; bu konu üzerine koca koca laflar etmelerinin hiçbir karşılığı yoktur.

Sendikal hareketin bu hale gelmesinde sorumluluğu olanların, "sendikal harekette değişime" yapacakları ideolojik önderlikten de sınıfa ve emekçilere hayır gelmeyeceği açıktır. Samimiyetle sendikal harekette değişim için çaba sarf eden işçi ve emekçilerin, kendi göbek bağlarını kendilerinin keseceği bir dönemden geçmekteyiz. Son bir yıldır yaşanan TEKEL, UPS, KARABÜK DEMİRÇELİK, KİPA vb onlarca işçi mücadelesi bunu göstermiştir göstermektedir.

Bağlantılı Haberler