POLİS ŞİDDETİ
TİHV: Herkesin yaşam hakkı hedefte
Polisin uyguladığı şiddet gündemdeki yerini korurken, Polis Vazife ve Salahiyetleri Kanunu'nda (PVSK) yapılan değişiklikle birlikte hak ihlallerindeki artışın katlandığı belirlendi.
Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Dokümantasyon Merkezi verilerine göre, 14 Haziran 2007’de Polis Vazife ve Salahiyetleri Kanunu’nda (PVSK) yapılan değişikliklerden sonra yaşam hakkı ihlallerinde artış yaşandı. TİHV verilerine göre, söz konusu kanunda değişiklik yapılmadan önce 2007 yılında faili meçhul cinayetlerin sayısı 2 iken, değişiklikten sonra bu sayı 2008'de 30’a, 2009'da ise 18’e çıktı. Yine yasa değişikliği yapılmadan önce "yargısız infaz / dur ihtarı / rastgele ateş açma" sonucunda 2007 yılında yaşanan kayıplar 24 iken, bu sayı yasadaki değişiklikle birlikte 2008'de 37’ye 2009'da da 48’e çıktı. Gözaltında ya da cezaevinde ölüm vakaları da 2007'de 10 iken; 2008 yılında 39’u cezaevinde 8’i de gözaltında olmak üzere toplam 47’ye, 2009'da da 33’ü cezaevinde, 6’sı gözaltında olmak üzere toplam 39’a çıktı. Böylece 2007 yılından bu yana son 3 yılda 50 faili meçhul cinayet, 109 yargısız infaz, 96 gözaltı ve cezaevinde ölüm olayı gerçekleşti.
'HERKES HEDEF'
TİHV Başkanı Şebnem Korur Fincancı, yaşanan yaşam hakkı ihlallerine dikkat çekerek, şunları söyledi: “Bu ülkede yaşayan her meslekten, her yaştan, her cinsten herkes kolluk kuvvetlerinin şiddetinin potansiyel hedefi durumundadır. Türkiye’de yaşam hakkı ihlalleri, kişilerin ‘dur’ ihtarına uymadığı gerekçesiyle öldürülmesinden, gözaltında ve cezaevinde ‘intiharlara’ ya da şüpheli bir şekilde ölümlere kadar çok geniş bir spektrumda gerçekleşmektedir."
'PSVK ÖLÜMLERİ ARTTIRDI'
Kolluk kuvvetlerinin aşırı güç kullanımına bağlı olarak veya alıkonulma yerlerinde gerçekleşen ölümlerin uzun süren temel sorunlardan biri olduğunu belirten Fincancı, yaşam hakkı ihlallerinin de PSVK değişiklikleriyle birlikte artış gösterdiğine işaret etti. 13 Nisan'da Kuşadası'nda sivil bir polis memurunun yere yatırarak etkisiz hale getirdiği Umut Tamaç (27) adlı kişiye ateş etmesi olayını hatırlatan Fincancı, şu örnekleri verdi: “Benzer bir başka örnek ise 10 Kasım 2009’da İstanbul’un Avcılar İlçesi’nde yaşanmıştı: Alaattin Karadağ adlı kişinin kendisinin açtığı ateşe kolluk kuvvetlerinin karşılık vermesi sonucunda öldürüldüğü açıklanmasına karşın görgü tanıkları aslında silahsız olan Alaattin Karadağ’ın yakalandıktan sonra infaz edildiğini söylemişlerdir. Kişilerin özgürlüklerinden alıkonuldukları mekânlarda yaşanan sorunlar da bu dönemde azalmayan bir oranda devam etmiştir. Adalet Bakanı’nın ilk kez böyle bir olay nedeniyle özür dilemesinden ötürü ulusal basında yer bulan Engin Çeber örneğinde gördüğümüz gibi cezaevlerinde işkence ve kötü muameleye bağlı ölümler olmuştur. Bunun son örneği ise Kırıklar (İzmir) 2 No.lu F Tipi Cezaevi’nde yaşanmıştır. Cezaevi yönetimi Mehmet Kılınç adlı hükümlünün 3 Nisan 2010’da intihar girişiminde bulunduğunu açıklamıştır. Kaldırıldığı Yeşilyurt Devlet Hastanesi’nde 9 Nisan 2010’da yaşamını yitiren Mehmet Kılınç’ın ölümüne ilişkin bir açıklama yapan İnsan Hakları Derneği (İHD) İzmir Şubesi Başkanı Avukat Nezahat Paşa Bayraktar, yoğun bakımda tutulan Mehmet Kılınç’ın sırtında ve bacaklarında darp izleri bulunduğunu bu durumun intihar girişimi iddialarını zayıflattığını belirtmiştir.”
HÜKÜMETE ÇAĞRI
"Güvenliğe dayalı yönetim anlayışı"nda köklü bir değişim olmadığı için ihlallerin devam ettiğini söyleyen Fincancı, hükümete şu çağrıyı yaptı: “Özellikle de ihlallerin devam etmesinde en temel etken ‘cezasızlık’ olgusudur. Kısacası başta AB üyeliği olmak üzere önüne ‘büyük’ hedefler koyan bir ülkede gündelik hayatın içerisinde açık alanda, kimlik kontrollerinde, gözaltı merkezlerinde ve cezaevlerinde hala son dönemde daha da yoğunlaşarak ölümlü şiddet vakalarının yaşanması utanç verici durumdur. Bu utançtan kurtulmak başta siyasal iktidar olmak üzere tüm toplumun sorumluluğudur. Yasalarda yapılacak değişikliklerle birlikte zihniyet ve anlayışları da dönüştürecek her türlü önlem alınmalıdır. Çok iyi bilinmelidir ki, insan hak ve özgürlüklerinin korunması ve daha da geliştirilmesi ülke ve toplum ‘güvenliği’ni tehdit eden değil aksine onu güçlendiren bir durumdur” ifadelerini kullandı.
Ankara - DİHA