Hasret
Cuma günüydü, erken saatlerin serinliği içinde yemyeşil ağaçların altına oturmuş suskunlukla çaylarımızı içiyorduk. Herkes elindeki gazetenin sayfasına takılı kalmış gözlerini birbirine değdirmekten korkuyordu. Konuşsak daha mı çok acıyacaktı canımız? Yoksa konuşacak ne mi vardı?
Payıma düşen gazete olmamasından, olsa bile okuyacak gücümün kalmamasından gözüm camlı kapının hemen yanında bulunan boş gazetelikte bir başına duran dergiye takıldı. "Beni oku" dercesine gözümün içine bakıyordu.
Dergi Haziran ayının sayısıydı ki malumunuz babalar günü için "özel" hazırlanmıştı. Dergiyi kabarık gösteren bolca reklamın arasına sıkıştırılmış sayfalar Bursa'mızın "seçkin" babalarına, seçkin babaların "kıymetli" çocuklarına ayrılmıştı. Sayfanın yarısına kadar gelen fotoğraflarda bu değerli ailelerin yaşamlarından izler vardı. Kocaman kocaman ışıltılı salonlar, sonsuz gibi gözüken yüzme havuzlarına açılan yatak odaları, içinde ki ipeklerden ve pahalı olduğu her halinden belli olan giysilerden oluşan genç hanımların dolaplarına kadar her karede "ah, o evlat ben olaydım" cümlesini içinizden geçirmenize neden olacak her şey vardı. Fotoğraf altı cümlelerde ailenin annesinin fedakârlığı, cefakârlığı yazmıyordu elbette. "Bu ay doğum günüm, acaba ne hediye alacak?" sorusu gözlerinden okunan anne "kızım babasına adeta aşık " diyordu.
Yatağımın başucunda duran sararmış mektubu hatırladım birden. Yamuk yumuk harflerle, telaşla ve biraz da mahcubiyetle yazılmış satırları bir bir geçirdim içimden. 9 yaşında bir kız çocuğu. Mardin'in köşe bucak köylerinden. İsmi Hasret... Adı gibi. Babası ölmüş Hasret daha 5 yaşındayken, sonra Diyarbakır'dan Mardin'e, annesinin köyüne göçmüşler. 2 oda, 2 odanın içinde kim bilir kaç aile bir arada... Türkçesinin yettiği kadar yazmıştı Hasret ailesini, 9 yıllık yaşamını. "Be yine de mutluyum Aslı abla" diye bitiriyordu mektubunu. "Yine de mutluyum annem var, okulum var."
"Değerli" bir babanın "kıymetli" çocuğu olamamıştır Hasret. Kocaman kocaman ışıltılı salonlarda da yaşamamıştır. "Sen hiç deniz gördün mü?" soruma uzun bir sessizlikle cevap verir Hasret. Gardırobuna yerleştirecek giysileri olmasa da, soba yakmasını iyi bilir. Yine de mutludur. Elindekini bilir, elindekilerin neden bu kadar az olduğunu bilince de mutlu olacak mıdır?
Kırmızı ışık yanıyor, arabalar duruyor. Yeşil ışık yanıyor, arabalar geçiyor. Beyaz yazmalı teyze çay servisine devam ediyor. Mardin de Hasret, simsiyah saçlarını annesine taratıyor. Dergide ki küçük hanım henüz uyanmamış. Diyarbakır da bir anne ise hiç uyumamış... Kimileri Allah'tan rahmet diliyor, kimileri vatan sağ olsun diyor. Kimi toprağın kaç kat altında. Henüz kaç yaşında?
Gazetelerde bir sürü haber. Dövülen Kürt işçiler, ölen Türk gençler, Aynur Doğan konserinde atılan pet şişeler, kan arayan Ece Temelkuran'a söylenenler... Aydınlara soruyorlarmış şimdi "90'lara geri mi dönüyoruz?" diye.
Merak ediyorum, kaç adım ileriye gittik ki? Biz ne zaman haktan, adaletten, barıştan kelimelerin anlamlarını bilerek, kelimelerin haklarını vererek söz ettik ki? Biz ne zaman konuştuklarımıza sahip çıkarak yaşayabildik ki?
Ortalık yine toz duman, günler yine "perişan".