ÖZGÜR UÇKAN DEĞERLENDİRDİ:
Londra isyanı: Neoliberal paradigmanın iflası
"Batı kapitalizminin payandasıyla ayakta duran çevre diktatörlükleri birer birer yıkılırken (Arap Baharı), Yunanistan, İspanya, Portekiz, İsrail gibi ülkelerde Batı'nın palyatif önlemlerle zar zor ayakta duran devletleri spontan 'öfkeliler' hareketi karşısında geri adım atarken, Avrupa'nın meydanları kitleler tarafından işgal edilmişken, İngiltere gibi ülkeler yönetimlerinin döktüğü benzinin tutuşmasıyla cayır cayır yanarken, benzeri şiddet patlamaları Fransa ve Almanya'yı tehdit ederken, şimdi ne bekleyebiliriz."
Ekonomik çöküş ve sosyal çöküş... Birbirlerini tamamlıyor. İkisi arasında tam bir nedensellik ilişkisi kurmadan söylüyorum bunu. Biri diğerini belirlemiyor. Ama zorunlu olarak birbirlerine eşlik ediyorlar. Aslında her ikisi de aynı sistemik çöküşle tetikleniyor: Neoliberal sistemin çöküşü, kapitalizmin paradigma değişimi...
Çevre ülkelerde olup bitenleri, 'Arap Baharı'nı ayrı tutarsak (çünkü bunu çöküş değil dönüşüm terimiyle açıklamak daha doğru olur), ekonomik çöküşe eşlik eden ve onu derinleştiren sosyal çöküş Avrupa'ya yayılıyor: Yunanistan, İspanya, şimdi de İngiltere. Londra'da olup bitenler, Yunanistan ve İspanya'daki spontane örgütlenmenin barışçıl gücünden çok farklı; ama nedenleri aynı: Neoliberal politikaların çürüttüğü sosyal devletlerin oldukça uzun bir süre önce başlamış çöküşü ve sonunda yerle yeksan olması...
Bilindiği gibi, sosyal devletin çöküşü önce İngiltere'de başladı ve oradan yayıldı. Thatcher dönemi. Neoliberalizmin yükselişi ve kırk yıl sonra sürecin tamamlanmasına şahit oluyoruz. O yüzden Londra isyanının Atina veya İspanya'dakinden çok daha farklı olması doğal. Şeylerin hali...
Atina'dan, Syntagma'dan bir aktivistin öngördüğü gibi, 'isyan İngiltere'yi vurduğunda her şey çok daha iğrenç olacak' (http://roarmag.org/2011/08/london-calling-a-haunting-glimpse-into-our-future/#). Nitekim tam da öyle oldu.
Yunanistan veya İspanya, İngiltere'den çok daha fazla batmış durumda neoliberalizmin lağım çukuruna. Ama bu iki ülke kendi çöküşlerinin etkin aktörü değiller. Onlara dayatılan bir mantığın tahakkümü altında bu günlere geldiler. Bu mantığın aktörlerinden biri İngiltere'nin tam kendisiydi.
Sosyo-ekonomik eşitsizliğin ve genç işsizlik oranının Avrupa'daki en yüksek oranlardan birini temsil ettiği, 2011 başında % 20.3'e yükseldiği, gelir dağılımı adaletsizliğinin dibe vurduğu, nüfusun % 17.3'ünün yoksulluk sınırı altında yaşadığı, sosyal hizmetlere erişimde tam bir eşitsizliğin hüküm sürdüğü ve bütün bunların 30 yıldır adım adım derinleştiği bir ülkeden bahsediyoruz.
Şimdi böyle bakıldığında, 'öfkeliler' hareketinin, İspanya ve Yunanistan'dan farklı olarak, İngiltere'de 'lümpen proletarya, özellikle de genç, eğitimsiz, etnik ayrımcılığa tabi tutulmuş işsizlerin yağmaya dönen isyanına varmış olmasını hayretle mi karşılamalıyız? Elbette hayır.
'Londra için geçerli olan, Manchester, Birmingham, Leeds için, İngiltere'nin bütün büyük şehirleri için de geçerlidir. Her yerde barbarca bir kayıtsızlık, sert egoizm, adı konulamayacak bir sefalet hüküm sürerken, her evin kuşatma altına girdiği, yasal koruma altında karşılıklı yağmacılığın göğü tuttuğu bir sosyal savaş hali yaşanırken, sosyal devletimizin içinde bulunduğu çöküş hali öylesine utanmazca, öylesine açık bir şekilde itiraf edilmişken, çılgın bir dokumanın bu toplumu nasıl hala bir arada tuttuğuna ancak şaşırabiliriz.' İronik bir şekilde, Friedrich Engels'in 1845'te, 'İngiltere İşçi Sınıfının Durumu Hakkında' raporunda yaptığı bu saptama, bugünkü İngiltere için çok daha geçerli (http://www.marxists.org/archive/marx/works/1845/condition-working-class/ch04.htm). O sihirli 'dokumacılık' bugün artık toplumu bir arada tutamıyor...
Londra'da başlayıp İngiltere'nin diğer büyük şehirlerine yayılan isyanın yağmaya, amaçsız ve bilinçsiz bir saldırganlığa varması, bu açıdan baktığımızda çok doğal. Ama bu olayın sonuçları, ezilenler açısından vahim olabilir. İngiltere'de geleneksel neoliberal medya, şimdiden 'çokkültürlülüğün iflası', 'polis gözetiminin sağlamlaştırılması', 'şiddet kültürünün denetim altında tutulması' için faşizan bir koro oluşturdu bile.
Üstelik daha dün Tunus ve Mısır'da 'devrimci' ilan edilen sosyal medya, yani Twitter, Facebook ve Blackberry Messanger gibi sosyal örgütlenme ve iletişim araçları, şimdi de 'toplumun köküne kibrit suyu döken çetelerin ve teröristlerin provokasyon araçları' olarak etiketlenmiş durumda (http://fuchs.uti.at/667/#). Benzeri denetim / gözetim toplumu ve polis devleti meşruiyet söylemlerini Oslo katliamı veya Zeytinburnu linç girişimi sonrasında Norveç ve Türkiye'de de gördük. 11 Eylül sonrası 'güvenliğinizi özgürlüğünüzle ödeyin' tarzı korku imparatorluğu ve polis devleti söylemi yeniden iş başında...
Ama bu sefer çok farklı bir noktadayız. Polisiye korku devleti zor durumda. Sosyo-ekonomik çöküş, neoliberal denetim ve gözetim aygıtını ayakta tutabilecek imkanları ortadan kaldırdı.
O yüzden, Batı kapitalizminin payandasıyla ayakta duran çevre diktatörlükleri birer birer yıkılırken (Arap Baharı), Yunanistan, İspanya, Portekiz, İsrail gibi ülkelerde Batı'nın palyatif önlemlerle zar zor ayakta duran devletleri spontan 'öfkeliler' hareketi karşısında geri adım atarken, Avrupa'nın meydanları kitleler tarafından işgal edilmişken, İngiltere gibi ülkeler yönetimlerinin döktüğü benzinin tutuşmasıyla cayır cayır yanarken, benzeri şiddet patlamaları Fransa ve Almanya'yı tehdit ederken, şimdi ne bekleyebiliriz?
Neoliberal paradigmanın iflasından ve yepyeni bir dönüşümden başka ne bekleyebiliriz? Son perde ABD'de açılabilir. İşte o zaman sahne ışıkları Türkiye gibi derin devlet geleneğinin atalete sürüklediği ülkeleri de aydınlatabilir.
Daha durun, neler göreceğiz!..
*Dr. Özgür Uçkan, İstanbul Bilgi Üniversitesi'nde bilgi ekonomisi, ağ ekonomisi, enformasyon tasarımı ve yönetimi, iletişim tasarımı, tasarım yönetimi konularında ders vermektedir.
ETHA