24 Eylül 2011, Cumartesi

MSF panel ve söyleşilerle sürüyor

Diyarbakır Sümerpark'ta üçüncü gününe giren Mezopotamya Sosyal Forumu (MSF) yoğun panel ve etkinlikleriyle devam ediyor. MSF'de bugün 'Gölge-Görünmeyen emek ve arayışlar' ve 'Ortadoğu'da kadın kırımı ve sonuçları', '12 Eylül', 'Sivil itaatsizlik' oturumları yapıldı.

Diyarbakır Sümerpark'ta üçüncü gününe giren Mezopotamya Sosyal Forumu (MSF) yoğun panel ve etkinlikleriyle devam ediyor. MSF'de bugün 'Gölge-Görünmeyen emek ve arayışlar'  ve 'Ortadoğu'da kadın kırımı ve sonuçları', '12 Eylül', 'Sivil itaatsizlik' oturumları yapıldı.

Gölge-Görünmeyen emek ve arayışlar' konul panelde konuşan Can Baba "Bizler yalnızlaştırıldık. Sabıkalı bireyler olarak toplum dışına itildik. Toplumun en son sınıfı olduk. Atık kâğıt toplama işçiliği kitapsız, deftersiz bir fakültedir aslında'' dedi.

Moderatörlüğünü Enerji Sanayi ve Maden Sendikası'ndan (EMS) Emel Emre'nin yaptığı panelde konuşan ilk konuşmayı yapan Can Baba, "Kirli bir işin içinde çalıştık ama hiç kirlenmedik. Her sağlıklı insan nasıl özürlü adayı olabiliyorsa, her varlıklı insan da bir gün yoksulluğa aday olabilir. 68 kuşağının adli hükümlüsü olarak yıllarca cezaevinde kaldım. Cezaevinden çıktıktan sonra çocuklarım benimle aynı sofrada yemek yemedi. Kendime ağır ceza vererek atık kağıt işçisi oldum" dedi.

Atık kağıt toplama işinde doktor, mühendis, emniyet müdür yardımcısı gibi daha önce çeşitli mesleklerde çalışan çok sayıda kişin çalıştığını anlatan Baba, "Ancak bizler yalnızlaştırıldık. Sabıkalı bireyler olarak toplum dışına itildik. Toplumun en son sınıfı olduk. Atık kâğıt toplama işçiliği kitapsız, deftersiz bir fakültedir aslında. Dışlanmak istemiyoruz" diye konuştu.

Cani Baba'nın ardından Genel-İş Sendikası'ndan Muharrem Tümür de görünmez kılınan kadın emeğine ilişkin sunumda bulundu. Tümür, güçlü ataerkil ilişkilerin 'kadın işi' ile 'erkek işi' arasında yaptığı kategorik ve hiyerarşik ayrımın ücretsiz ev işlerinin ve bakım işlerinin 'Kadın işi' olarak görülmesine zemin hazırladığına dikkat çekti.

'EMEĞİMİZİ GÖRÜNÜR KILMAK İSTEDİK'

İmece Kadın Sendikası Girişimi'nden Yıldız Ay ise başlattıkları girişimin çalışmalarını anlattı. Ay, girişimin, İstanbul'da varoşlarda oturan ancak lüks semtlerdeki evlere giderek temizlik yapan kadınlardan oluştuğunu belirtti. Bağımsız çalıştıklarını, herhangi bir şirkete bağlı olarak sigortalı çalışmadıkları için yasalarda işçi statüsüne alınmadıklarını dile getiren Ay, "Emeğimizi görünür kılmak istedik. Ancak sigortalı olmadığımız için bu hakkımız yok. Sayımız fabrika işçileri kadar. On binlerce kadın gündelikçi olarak evlere temizliğe giderek çalışıyor. Ancak emeğimiz görülmüyor" dedi.

Bağımsız olarak çalışan bu kadınlara ulaşmanın çok zor olduğuna dikkat çeken Ay, bu nedenle örgütlülüğü sağlamada sorun yaşadıklarını belirtti. Ay, insan olarak bile görülmediklerine vurgu yaparak, ne olursa olsun sendikalaşmak için, yasalarda var olmak için, sosyal güvenceleri için devlete baskı yaparak mücadelelerini sürdüreceklerini söyledi.

KÜRT İŞÇİ SAYISI 90'LARDAN SONRA ARTTI

Dev-Sağlık-İş Sendikası'ndan Ferda Koç ise güvencesiz Kürt işçilerin entegrasyonu hakkında konuşma yaptı. Koç, kapitalizmin toplum içinde emeğin görülmemesini imkân olarak kullandığına dikkat çekti. Türkiye'deki işçi sınıfının güvencesiz çalıştırılan işçilerden oluştuğunu dile getiren Koç, bu karakterin bugünün olgusu olmadığını 1980'li yıllardan başlayıp, 1990'lı yıllardan itibaren de karakteristik hale geldiğine vurgu yaptı. 1993 yılında bölgede başlayan köy yakmalar, zorunlu göçler, yıkım politikalarıyla Kürt nüfusunun mülksüzleştirilerek geçim imkanlarının elinden alındığına vurgu yapan Koç, "Kürtler bu şekilde işçileşme potasına girdi. İki kat daha şiddetli yansıdı. Tek bir seçenek bırakılarak para ekonomisine dahil edildiler" diye konuştu.

Kürt işçileşme sürecinin 1990'lardan sonra arttığına dikkat çeken Koç, özellikle inşaat sektöründe ve mevsimlik tarım işlerinde çalışıldığını, bunun da şovenizmin popülerleşmesine neden olduğunu dile getirdi. Koç, Libya'ya yapılan operasyon, Irak'ın işgali, Rusya'da büyük tekellerin faaliyetlerinin ardından Kürt işçilerinin büyük çoğunluğunun inşaat sektöründe güvencesiz bir şekilde çalıştırıldığına vurgu yaptı.

ÇALIŞMALARIMIZ KAR AMAÇLI DEĞİL

Panelde son olarak konuşan İstanbul Anadolu'da Yaşam Tüketimi Kooperatifi üyelerinden Hakan Karabulut, temel gıda maddelerini yerinden alarak aradaki aracıyı kaldırarak daha ucuza veriyoruz" dedi. Metropollerin varoşlarında işçi havzalarını gösterebildiklerini dile getirerek, "Bizim bu varoşlarda işçilerle birlikte mevzi kazanmamız gerekiyor. Faaliyetlerimiz de bu yönde. Çalışmalarımızı kar amacıyla değil dayanışma amacıyla yürütüyoruz" dedi.

'Kadın kırımı' tartışıldı

Mezopotamya Sosyal Forumu kapsamında yapılan "Ortadoğu'da kadın kırımı ve sonuçları" konulu oturumda bir araya gelen kadınlar, kadın kırımının nedenlerini masaya yatırarak, kadın örgütlerini önümüzdeki süreçlerde alacağı pozisyonlar ve mücadele yöntemlerini tartıştılar.

Moderatörlüğünü Ayşe Berktay'ın yaptığı "Ortadoğu'da kadın kırımı ve sonuçları" konulu oturuma Türkiye, Kürdistan ve Ortadoğu coğrafyasından çok sayıda kadın katıldı. Atölye şekliden geçen ve deneyim paylaşımı tarzında yürütülen oturumda ilk olarak konuşan Selis Kadın Derneği yöneticisi Ruşen Seydaoğlu, Demokratik Özgür Kadın Hareketinin ana bileşenlerinden biri olan SELİS'in kadın kırımına karşı başlatılan kampanyalara aktif katıldığını, dünyanın her yerinde ve Türkiye'de AKP hükümetinin medyası, eğitim kurumları ile kadına karşı bir kırım gerçekleştirdiğini belirterek, "iktidarların kırıma uğrattığı kadın cinsi ile dayanışmayı gündemimize aldık. Özellikle AKP hükümeti tüm araçları ile kadın kırımı gerçekleştiriyor" dedi.

Panelde konuşan KESK Genel Merkez Yöneticisi Canan Aşan ise kadının uğradığı kırımın her parçasında emeğe yaklaşımın önemli olduğunu belirterek, "Neolotik topluma alternatif olarak erkek egemenin hiyerarşik topluma geçiş ve baskı ve sömürü gelişiyor. Erkek egemen sistem kadın üzerinden emeğini bedenini iradesini baskı altına alması gelişiyor. Bence kadın emeği katmerli olarak sömürülüyor. Ev içi emeğin gözden kaybolması, piyasada en değersiz işlerde çalıştırılması, kontrol altına alma noktasında bir yöntem. devletli sitemini insanlığa karşı uyguladığı en büyük kırım zihniyetinde yarattığı egemenliktir" diye konuştu.

Ezilenlerin Sosyalist Partisi adına konuşan Mukaddes Erdoğdu Çelik ise, bölgede sorunların keskinleştiği bir dönemde bir arada olduklarını ve aynı zamanda erkek egemen sistemin yarattığı bir sorun olarak tanımladığı kadın kırımı hakkında düşüncelerini şöyle aktardı: "Günde 5 kadın öldürülüyor. Cinayet şiddetin en uç biçimi. Kadını eve mahkum ederek, tecavüze uğrayan kadını tecavüzcüsüyle evlendirerek oyalamaya çalışıyor. Özel mülkiyet ile ortaya çıkan bir sonuç. Devlet bunu örgütlüyor, din kutsuyor. Ailede her gün üretiliyor. devletle aile ile aynı yönteme sahiptir."

Oturuma Federe Kürdistan'dan katılan Şebbal Hasan ise, mücadele edilmesi gerektiğini belirterek, "Kürdistan'ın 4 parçasında da kadınların birlik içinde mücadele etmesi gerekir. Toplumun değişip dönüşmesini sağlamak için Kuzey ve Güney Kürt kadınlarının birlikte hareket etmesi gerekir" dedi.

Uçan Süpürge Derneği adına konuşan Sibel Güneş çalışmaları hakkında bilgi vererek, evliliğin aslında kadınlar için bir kırılma noktası olduğunu belirterek şöyle dedi: "17 yaşında yaşlanmıs kız çocukları gördük. Tek basına baş edemiyorlar. 'Evlilik benim için son duraktı' 'Evde bir yabancı var diyor 36 yıllık evli olmasına rağmen. Evlilik döngüsüne başvurmayan kadınlar var. Oradan da başka bir bağlam çıktı karşımıza. Sadece belli bir bölgede erken evlilik olur algısı yanlış bir algıdır."

Güneş'in ardından söz alan Berfin Apdaloğlu ise gündelik yaşamda bazı şeylere karşı çıktıklarında 'bedelini ödersin' algısının toplumda varolduğunu dile getirerek, "Ortadoğulu kadınlar olarak farklı bir yapılanmamız gerekiyor. Kendi özgünlüklerimi üzerinden ortak kampanyaları örgütlememiz gerekiyor. Ortadoğu'da ciddi bir süreç yaşanıyor, şiddetin normalleşmesinden bahsediliyor. Devletlerin şiddeti de normal olarak ele alınıyor. Ortadoğu'da en büyük katkıyı kadınların yapacağına inanıyorum" dedi.

Lübnan Eşitlik-Warda Boutros Derneği adına konuşan Ghada Bechara ise Lübnan Anayasasındaki kadınlara öngörülen yasalara dikkat çekerek şöyle dedi: "Lübnan 1986'da bir takım düzenlemelerde bulundu. Bu kişinin statü kodlarına bağlı bir durumdur . Biz sivil kişisel bir kod üzerinde çalışıyoruz. İstedikleri hayatı elde etmeleri için çalışıyoruz. Herkesin eşit olduğu özellikle kadın ve erkek arasındaki eşitlikten yanayız. Kadın cinayetine karsı hassasız. Kadınların kamu da her yönde var olmaları için çalışıyoruz. Bunun seviyesinin katılım ile belli olacağını düşünüyoruz. Lübnan toplumunu itmek istiyoruz. Ülke içindeki rollerimin genişlemesini talep ediyoruz" diye konuştu.

'12 Eylül' ve 'sivil itaatsizlik' panelleri

MSF etkinlikleri kapsamında Munzur Salonu'nda "Sivil İtaatsizlik Paylaşımları" konulu panel düzenlendi. Panelde, Barış Anneleri İnisiyatifi üyelerinden Dilşah Özmen, Neval Kıran, Nevriye Kaçan, İran'dan Siudash Goudarzi, Arjantinli Plaza De Mayo Anneleri'nden Nora Cortinas sunumda bulundu. İlk sunumu yapan Siudash Goudarzi, sivil itaatsizlik eylem tarzını anlattı. Sivil itaatsizlik eylemlerinin içerisinde şiddetin barınmadığını dile getiren Goudarzi, "Şiddete karşı da mücadele eder. Yasalarla hareket etmez. Hiçbir yasa da bunu engellemez. Çünkü hiçbir yasa halkın karşısında duramaz. Her bir yurttaşın sivil itaatsizlik hakkı vardır. Bireysel çıkarlar için değil toplumun çıkarına yapılan eylem biçimidir. İktidarın da korktuğu en büyük eylemler sivil itaatsizlik eylemleridir" şeklinde konuştu.

'SEMBOLİK OLARAK KÜRT OKULU AÇILMASI DAHA ANLAMLI OLURDU'

Goudarzi, Türkiye'den de sivil itaatsizlik eylemlerine daha çok Kürt halkının imza toplama, yürüyüş, iş ve okul boykotları, "Sayın Öcalan" ifadesinin suç sayılması üzerine çok sayıda kişinin "Sayın Öcalan" diyerek kendisini ihbar etmesi, canlı kalkan olma, devletsiz kılınan sivil Cuma namazları gibi eylemleri örnek verdi. Türkiye'de zorunlu askerliğe karşı eylemlerin de sivil itaatsizlik eylem biçimi olduğunu dile getiren Goudarzi, "Ancak gençlerin askere gitmemek için vicdani ret hakkını kullanmaları suç sayılıyor. Bu hakkını kullanmak isteyenler hakkında davalar açılıyor, hapis cezaları veriliyor" dedi. Sivil itaatsizlik eylemlerinde yaratıcı düşünmenin önemine vurgu yapan Goudarzi, "Örneğin anadilde eğitim alamayan Kürt çocuklarının okulu boykot etmelerinin yanı sıra sembolik olarak Kürt okulu açılması daha anlamlı olurdu" diye konuştu.

'KÜRTLERE KARŞI KULLANILACAK OLAN SAVAŞ UÇAKLARINI ETKİSİZ KILDIK'

İsveç'ten gelen Gazeteci Per Herngren, sivil itaatsizlik eylemlerindeki deneyimlerini paylaştı. Küçük gruplar halinde eylemlerini gerçekleştirdiklerini anlatan Hergren, daha çok nükleer silahlara karşı yaptıkları sivil itaatsizlik eylemlerini dile getirdi. Yine yaptıkları başka bir eylemle Almanya'nın Türkiye'ye Kürtlere karşı kullanmak üzere satmak istediği savaş uçaklarını işlevsiz hale getirdiklerini anlatan Herngren, "Eylemimizin ardından Almanya bu uçakları Türkiye'ye vermek için üç yıl beklemek zorunda kaldı. Bu etkili bir yöntemdi. İki yılda bir böyle bir eylem yapsaydık savaş uçaklarını silahsızlandırabilirdik. İngiltere'de de üç denizaltı nükleer silahı etkisiz hale getirdik. Dört kıtayı yok edebilirdi. Bu silahları yeniden yapmaları 6 aylarını aldı" şeklinde konuştu.

'ARJANTİN'DE 30 BİNDEN FAZLA İNSAN YOK EDİLDİ'

Arjantin'de Plaza De Mayo Anneleri içerisinde yer alan Nora Cortinas, askeri darbenin ardından 15 Nisan 1977 tarihinde oğlunun kaybedilmesi üzerine sokağa çıkarak başlattıkları mücadelelerini anlatarak, deneyimlerini paylaştı. Barış Anneleri ile birlikte böylesi bir etkinlikte yer almasından dolayı duyduğu mutluluğu ve onuru dile getiren Cortinas, hikayesini özetleyerek şöyle konuştu: "Oğlum siyasi militandı. Kapitalist ve neoliberal sistemi yaymaya çalışan sisteme karşı direniyordu. 1976 yılında direniş başladı. Ardından ABD'nin de desteği ile askeri darbe yapıldı. Sisteme karşı gelen kadın, erkek herkese zulüm uygulandı. Latin Amerika'nın her yerinde baskılar başladı. Darbenin amacı sosyal grupları bastırmaktı. Bebekler çalındı, anneler hapse atıldı. Kadınlara tecavüz edildi, sisteme karşı gelen herkes işkencelerden geçirildi. Bu darbeyle birlikte 30 binden fazla insan yok edildi. Nazilerin yaptığından farklı değildi."

'ÇOCUKLARIMIZI ARAMAKTAN HİÇBİR ZAMAN VAZGEÇMEDİK'

35 yıl önce başlatılan bu mücadele içinde yer alan çoğu annenin kendisi gibi 80 yaşına geldiğini, birçoğunun da hayatını kaybettiğini dile getiren Cortinas, konuşmasını şöyle sürdürdü: "Çocuklarımızı, yakınlarımızı aramaktan vazgeçmedik. Gerçeği istiyoruz. Çocuklarımıza ne olduğunu bilmek istiyoruz. Kayıplarımızın sorumlularının yargılanmasını ortaya çıkmasını istiyoruz. Mahkemelerde gerçeğin üzeri örtüldü. Daha yapılacak çok işimiz var. İktidarlar herkese ait olanı sadece kendilerine istiyorlar. Hikayemiz çok uzun. İnsanların onurlu yaşamı için, bütün insanların haklarına saygı istiyoruz. Dünyada insanlar için savaşanların yanında olacağız."

'ÇOCUKLARIMLA BİRLİKTE YAŞAYAMADIĞIM VATANI BEN NE YAPAYIM'

Barış Anneleri İnisiyatifi'nden Dilşah Özmen, 30 yıldır devam eden savaşta iki oğlunu kaybettiğini, eşinin ise gözaltına alındıktan sonra bir daha kendisinden haber alamadığını anlattı. Sürekli asker, JİTEM ve polis baskılarına maruz kaldıklarını dile getiren Özmen, "Yaşadıklarım anlatmakla bitmez. Tek isteğim eşimin ve çocuklarımın kemiklerini bulup kendi ellerimle toprağa vermek. Belki bu şekilde biraz rahatlarım. Yaşadığım sürece çocuklarımın verdiği onurlu yaşam mücadelesini sürdüreceğim" diye konuştu. Barış Anneleri İnisiyatifi'nden Neval Kıran, savaşa karşı sivil itaatsizlik eylemleri kapsamında canlı kalkan olduklarını anlatarak, 11 gün operasyonların olduğu bölgede kaldıklarını söyledi. Çocuklarının silaha aşık olmadığını ancak kimlikleri, hakları, onurlu yaşamları için silahlı yönteme başvurduklarını söyledi.

'KÜRTLÜĞÜMÜZ BİLİNCİNE VARINCA TERÖRİST OLARAK GÖRÜLDÜK'

Barış Anneleri İnisiyatifi'nden Nevriye Kaçan ise, 60 yaşında olduğunu ve 30 yıldır savaşın sürdüğünü belirterek, şöyle konuştu: "Okul köyde yeni yapılmıştı. Önce dilimizi yasakladılar. Türkçe konuşmadığımız için öğretmenimiz tarafından dövüldük. Kürt ve Türk'ün ne olduğunu bu şekilde öğrendik. Kürtlüğümüzün bilincine vardığımızda ise bu defa terörist denildi. İşkenceler, baskılari gördük. Hiçbir zaman yaşadıklarımızı unutmayacağız.Oğlumun kemiklerinin nerde olduğunu bilmiyorum. Nefesim yetene kadar onurlu mücadeleyi sürdüreceğim."

MSF'de '12 Eylül' paneli

Mezopotamya Sosyal Forumu, "Yüzleşme-12 Eylül'den günümüze, İşkence, Savaş ve Travma" isimli panel ile devam etti. Panele TUHAD-FED Genel Sekreteri Hasan Pençe, Bellek ve Kültür Sosyolojisi Derneği'nden (BEKS) Tuba Emiroğlu ve Derya Fırat, Dut Ağacı Kolektifi'nden Ercan Aktaş ve Diyarbakır TUHAD-FED Üyesi Hasan Pençe katıldı. Panelde konuşan Hasan Pençe, 12 Eylül faşizminin bölgede halen devam ettiğini belirterek "Sayın Öcalan'dan yaklaşık 2 aydır haber alınamıyor. Binlerce kişi cezaevlerinde. Daha bugün Şırnak'ta BDP'li belediye başkanları tutuklandı. Alın size 12 Eylül'ün beteri" diye konuştu

'DEVLET, GEÇMİŞİ YOK ETMEK İSTİYOR'

Dut Ağacı Kolektifi'nden Ercan Aktaş, Kollektif Bellek çalışmalarının önem kazanmasının Avrupa'da ortaya çıkan geçmişle hesaplaşma ihtiyacından kaynaklandığını ifade ederek, Türkiye'de de 12 Eylül askeri darbesinin kendilerine çıkış noktası olduğunu söyledi. Devletin unutturma ve bastırma yolu ile geçmişi yok etmek istediğini belirten Aktaş, bunu toplum belleğinde canlı tutmak için Dut Ağacı Kolektifini kurduklarını ve yaptıkları çalışmalarla bir bellek yaratmaya çalıştıklarını ifade etti.

Daha sonra Bellek ve Kültür Sosyolojisi Derneği'nden (BEKS) Tuba Emiroğlu ve Derya Fırat da, geçmişle hesaplaşmak ve yüzleşmek için yaptıkları çalışmaları slaytlar eşliğinde anlattı. 12 Eylül'e ilişkin sayısal bilanço veren Emiroğlu ve Fırat 1977 ve 1982 yılları arasında yayınlanan gazetelerden derledikleri haberlerle çıkardıkları gazeteyi de dinleyicilerle paylaştı.