Ağar meseleler
Yıldırım Türker / Mehmet Ağar 12 yıl sonra Susurluk konusunda ifade vermek zorunda kaldığında karşımıza bir aralar DYP başkanı olarak çıktığındaki sakin ve olgun lider imajını bir yana atıverdi. İkbal döneminden çok iyi tanıdığımız ağır delikanlı makamına geçiverdi. Verdiği üç maymunun üçü de benim ifadesinde Çiller’i işaret ettiği yorumlar karşısında tetiği çekiverdi: “Görevde bulunduğum süre içinde taşıdığım sorumlulukları asla üstlerime yüklemedim. Böyle bir şey yapmışsam etek giyerim.”
Şimdi elbette ağır beyefendi, bu sözleriyle ‘Çiller’e sorumluluk yükleyen Çiller gibi olsun’ demek istemiyordu. Müptezel Türk siyasetinin o bildik etek meselesini eğri büğrü bir kulaklıda ısıtıp önümüze sürüyordu. Yeminlerin hası. İnanmayan kulaklarına kadar kızarsın.
Bu erkeği eteğe mecbur kılma meselesi üstüne medyanın da katkılarıyla epeyi itişip kakıştığımızı hatırlarsınız.
Etek giyme, giydirme meselesi, ağır erkek meclislerinin vazgeçilmez muhabbetidir. En yiğit, en mert, en okkalı erkek, sözünün söz, iddiasının sarsılmaz kale olduğunu, göze alınabilecek en büyük riski fındık fıstık gibi atıştırarak, yani aksi halde etek giyip ortalıkta salınacağına yemin ederek perçinler. Hey hey de hey. Akan sular ossaat durur. Muhabbete ‘Ulan, bileklerimi keserim...’ ya da ‘Anam avradım olsun ki...’den daha ağır bir tırnak atılmış, zarın düşeşine göz kırpılmıştır. Düzadım yürümeyi bile kadınsı bir eylemmiş gibi yorumlayıp bünyesine yakıştıramadan, kâh yengeç nizamı kâh hafif ayak sürüyerek, göğüs ileri omuzlar geri, ille de kostak bir üslupla çevreye eda edenlere etek yakıştıranın vay haline.
Erkeklerin paşa sınıfından Doğan Güreş de zamanında Refah Yol koalisyonuna güven oyu vermeyeceğine dair efelenirken, ‘verirsem bana etek giydirin’ demiş, erkekliğin onda dokuzunun kaçmak olduğuna dair o engin mahalle bilgisiyle oylamada bulunmayarak sıyırtmaya çalışmıştı. Uzun süre gazeteler paşanın entarili, döpiyesli, evaze, mini, kloş, plise etekli resimlerinden geçilmedi. En bol yıldızlı üniformadan şık bir sivile geçiveren paşa, hanım ağası Çiller’in yanında nice icraatta bulunduysa da kanımca siyasi miadı o gün, orada dolmuştu. Sözünde durmadığı için değil. Kendisine alemin orta yerinde etek giydirildiği için.
Mehmet Ağar, DYP liderliğine adaylığını koyduğunda henüz sona yaklaştığının farkında değildi. Çiller’in can çekişmesini izlemiş ve zamanlamasıyla kimi kanaat önderi köşe yazarının da gönlünü fethetmişti. Şöyle haykırıyordu: “Ben devletten çalmadım, kredi almadım, teşvik almadım, banka soymadım, hazine arazisini yağma etmedim. Ben, devlet nizamına isyan eden bir eşkıya grubuna karşı mücadele ettim. Güvenlik güçlerinin sorumlu bir amiri olarak, hukuk düzeni içinde, kanuni yetkilerimi kullanarak bunların bertaraf edilmesinde görev aldım. Bununla da iftihar ediyorum. Geçen süreç, benim bu konudaki haklılığımı ortaya koymuştur.”
Oysa Ağar’ın maddi menfaat konusunda iddia ettiği tenezzülsüzlük, ne MİT raporunda ne de İHD dosyasında onaylanıyordu. Mafyayla çıkar ilişkisi olduğu yönünde dökümler içeriyor her iki çalışma da. Kaldı ki, ‘bir arkadaşının’ kendisi ve ailesine tahsis ettiği mülkte ikamet ediyordu. Anlaşılan yine ‘bir başka arkadaşının’ finanse ettiği büyük bir düğünle oğlunu evlendiriyordu. Gerektiğinde onun bunun, sözgelimi Erol Evcil’in uçağını kullanıyordu. Sıkıştırılınca, ANAP’lılar da kullanmadı mı, diye soruyordu. Yani çok şükür sıkıntı içinde yaşayan bir Türk büyüğü değildi. Ecevitlik taslaması boşunaydı. Eşkıyayla “hukuk düzeni içinde” savaştığı iddiası da Susurluk’ta patlak veren çete, işlenen cinayetler, uyuşturucu ayağı ve envai çeşit karanlık ilişkiyle lekeli idi. Ama dokunulmazlık tarihinin en şişman cildi onun oldu. Sistemin kara kutusu olarak ölene dek dokunulmayacağına inananlar çoğunluktaydı.
Ağar dokunulmazlığının kaldırılmasıyla ilgili oylamada TBMM’de 11 Aralık 1997’de de içindeki bütün kurtları döküvermişti. “Aydın geçinenlerin bile ‘ver, kurtul’ dedirtebildiği bir vasatta, vatan için ölmeye hazır adam arandığında bir adım öne çıkanlar, yargılanmak istenmektedir ‘devlet-i ebed müddet’ olsun diye ölümü göze alanlar, yargılanmak istenmektedir sıradan insanların hayatı sevdiği kadar ölümü sevebilmiş ve ölebilmiş olanlar, silah arkadaşlarımız ve onların mücadelesi yargılanmak istenmektedir....Bugün, demokrasi ve insan hakları adına bizim boynumuza kement atan bazı yazarlar, o günlerde ‘yahu, şu yangını söndürün de, nasıl söndürürseniz söndürün; metodu, şekli, şemaili önemli değil’ diyebilip, haykırabiliyorlardı. Ben, bir devlet görevlisiydim görevimi yaptım, üzerime düşeni yaptım. Yanlış yaptıysam, vicdanıma, Allah’a karşı ve hukuk devletinde yaşayan bir insan olarak da yargıya karşı sorumluyum.”
Hayatı boyunca inkârın en pişkini en kibirlisini çalışıp durdu. Şimdi de ilk duruşmasında, Çatlı’nın üzerinden çıkan silah taşıma belgesi ve yeşil pasaportta imzası olmasına rağmen, onu tanımadığını iddia edebiliyor. Küçük tetikçi adamların hiçbirini tanımadığını söylüyor. Ama kendisine destek vermek için mahkemeye kadar gelen Korkut Eken’i yere göğe sığdıramıyor. Tanımadığını iddia ettiği Ayhan Çarkın’ın hocası Korkut Eken besbelli öyle güçlü bir sır kasasının üstünde oturuyor ki yine etekli Doğan Güreş de “Korkut Eken ne yaptıysa bilgimiz dahilinde yaptı, o hiçbir zaman verilen emirlerin dışına çıkmadı” diyordu.
Emniyet Genel Müdürlüğü döneminde Hospro şirketi tarafından hibe edilen, Türkiye’ye getirilmesinin ardından üç kolisinin kaybolduğu belirtilen silahlar konusunda basına gözdağı verirken, “Resmi makamlar neyin ne olduğunu biliyor. Türkiye’ye zarar verir bu yaptığınız işler. Bunlar konuşulmaz. Gerek yok. İşlerin dibini, köşesini, kenarını bilmiyorsunuz... 3-5 tane kayıp olan varsa vardır, çok önemli değil. Çıkmamıştır nakliyede... Devletin ciddi işleri bunlar... Bekleyin de bir soruşturma bitsin. Ne çıkacak? Türkiye burası, 50 bin tane örtülü, açık gizli iş olur” diyordu.
Bütün usta muktedirler gibi görünürde kendini değil devletini savunuyor ve böylelikle devletin ta kendisi olduğu izlenimi uyandırmaya özen gösteriyordu. Susurluk kazasından sonra yaptığı açıklamalarda da Kocadağ ve Bucak’ın Çatlı’yı yakalamış, teslim etmeye İstanbul’a götürürken kaza geçirdiklerini ilan etmişti. Yaratıcı sanatçılığı gerçekten etkileyiciydi: “Çıkmamıştır nakliyede.” Halkının başına da gelir böyle şeyler. Manav eksik tartar. Markette sardırırsın, eve gelirsin, torbadan çıkmaz. Ağar, gözümüzün içine baka baka, “siz anlamazsınız” diyor ve çocuklarını kandıran bir baba gibi, gücüne güvendiği için hayli özensiz davranıyordu. Bunları söylerken Peter Sellers’ın dedektif Clouseau’su kadar ciddi ve kendinden emin ama ne onun kadar sakar ne de sevimli. “Türkiye burası, 50 bin tane açık, gizli iş olur” diyerek nasıl bir çöplükte yaşadığımızı, sanki kendisi yıllarca Emniyet Genel Müdürlüğü, Adalet Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı yapmamış gibi, dolayısıyla bu durumdan sorumlu değilmiş gibi büyük bir fütursuzlukla dile getirebiliyordu.
Hakkında yazılan MİT raporu ve İHD dosyasında, mafyayla çıkar ilişkilerinin yanı sıra Ağar’ın karıştığı işkence ve yargısız infazlara da yer veriliyordu. İstanbul Emniyet Müdürlüğü yaptığı dönemde ‘Ölüm Timi’ kurdurduğu, birçok gözaltında ölüm ve ev baskınından sorumlu olduğu savunuluyordu. Her taşın altından onun adı çıkıyor. O, her yolsuzluk ve devlet cinayetine ‘Münferit’ diyor. Ona kalırsa, “çok basit bir Susurluk olayı büyütülmüştür”. Yüzündeki derin sıkıntı ve kendi bildiklerini bilmek isteyen, merak eden herkesi küçümseyen ifadeyle yaşayan en güçlü Türk olduğuna hep inandı, inandırdı. Ağırbaşlı adam. Komiserlerin şahı. Derin devletin en derinindeki çekirdek.
Ağar meselesi, Türkiye demokrasisinin acısı, irini, kanı ne olacaksa olsun mutlaka patlatıp sıkması gereken bir çıbandır. Radikal İki
Bu erkeği eteğe mecbur kılma meselesi üstüne medyanın da katkılarıyla epeyi itişip kakıştığımızı hatırlarsınız.
Etek giyme, giydirme meselesi, ağır erkek meclislerinin vazgeçilmez muhabbetidir. En yiğit, en mert, en okkalı erkek, sözünün söz, iddiasının sarsılmaz kale olduğunu, göze alınabilecek en büyük riski fındık fıstık gibi atıştırarak, yani aksi halde etek giyip ortalıkta salınacağına yemin ederek perçinler. Hey hey de hey. Akan sular ossaat durur. Muhabbete ‘Ulan, bileklerimi keserim...’ ya da ‘Anam avradım olsun ki...’den daha ağır bir tırnak atılmış, zarın düşeşine göz kırpılmıştır. Düzadım yürümeyi bile kadınsı bir eylemmiş gibi yorumlayıp bünyesine yakıştıramadan, kâh yengeç nizamı kâh hafif ayak sürüyerek, göğüs ileri omuzlar geri, ille de kostak bir üslupla çevreye eda edenlere etek yakıştıranın vay haline.
Erkeklerin paşa sınıfından Doğan Güreş de zamanında Refah Yol koalisyonuna güven oyu vermeyeceğine dair efelenirken, ‘verirsem bana etek giydirin’ demiş, erkekliğin onda dokuzunun kaçmak olduğuna dair o engin mahalle bilgisiyle oylamada bulunmayarak sıyırtmaya çalışmıştı. Uzun süre gazeteler paşanın entarili, döpiyesli, evaze, mini, kloş, plise etekli resimlerinden geçilmedi. En bol yıldızlı üniformadan şık bir sivile geçiveren paşa, hanım ağası Çiller’in yanında nice icraatta bulunduysa da kanımca siyasi miadı o gün, orada dolmuştu. Sözünde durmadığı için değil. Kendisine alemin orta yerinde etek giydirildiği için.
Mehmet Ağar, DYP liderliğine adaylığını koyduğunda henüz sona yaklaştığının farkında değildi. Çiller’in can çekişmesini izlemiş ve zamanlamasıyla kimi kanaat önderi köşe yazarının da gönlünü fethetmişti. Şöyle haykırıyordu: “Ben devletten çalmadım, kredi almadım, teşvik almadım, banka soymadım, hazine arazisini yağma etmedim. Ben, devlet nizamına isyan eden bir eşkıya grubuna karşı mücadele ettim. Güvenlik güçlerinin sorumlu bir amiri olarak, hukuk düzeni içinde, kanuni yetkilerimi kullanarak bunların bertaraf edilmesinde görev aldım. Bununla da iftihar ediyorum. Geçen süreç, benim bu konudaki haklılığımı ortaya koymuştur.”
Oysa Ağar’ın maddi menfaat konusunda iddia ettiği tenezzülsüzlük, ne MİT raporunda ne de İHD dosyasında onaylanıyordu. Mafyayla çıkar ilişkisi olduğu yönünde dökümler içeriyor her iki çalışma da. Kaldı ki, ‘bir arkadaşının’ kendisi ve ailesine tahsis ettiği mülkte ikamet ediyordu. Anlaşılan yine ‘bir başka arkadaşının’ finanse ettiği büyük bir düğünle oğlunu evlendiriyordu. Gerektiğinde onun bunun, sözgelimi Erol Evcil’in uçağını kullanıyordu. Sıkıştırılınca, ANAP’lılar da kullanmadı mı, diye soruyordu. Yani çok şükür sıkıntı içinde yaşayan bir Türk büyüğü değildi. Ecevitlik taslaması boşunaydı. Eşkıyayla “hukuk düzeni içinde” savaştığı iddiası da Susurluk’ta patlak veren çete, işlenen cinayetler, uyuşturucu ayağı ve envai çeşit karanlık ilişkiyle lekeli idi. Ama dokunulmazlık tarihinin en şişman cildi onun oldu. Sistemin kara kutusu olarak ölene dek dokunulmayacağına inananlar çoğunluktaydı.
Ağar dokunulmazlığının kaldırılmasıyla ilgili oylamada TBMM’de 11 Aralık 1997’de de içindeki bütün kurtları döküvermişti. “Aydın geçinenlerin bile ‘ver, kurtul’ dedirtebildiği bir vasatta, vatan için ölmeye hazır adam arandığında bir adım öne çıkanlar, yargılanmak istenmektedir ‘devlet-i ebed müddet’ olsun diye ölümü göze alanlar, yargılanmak istenmektedir sıradan insanların hayatı sevdiği kadar ölümü sevebilmiş ve ölebilmiş olanlar, silah arkadaşlarımız ve onların mücadelesi yargılanmak istenmektedir....Bugün, demokrasi ve insan hakları adına bizim boynumuza kement atan bazı yazarlar, o günlerde ‘yahu, şu yangını söndürün de, nasıl söndürürseniz söndürün; metodu, şekli, şemaili önemli değil’ diyebilip, haykırabiliyorlardı. Ben, bir devlet görevlisiydim görevimi yaptım, üzerime düşeni yaptım. Yanlış yaptıysam, vicdanıma, Allah’a karşı ve hukuk devletinde yaşayan bir insan olarak da yargıya karşı sorumluyum.”
Hayatı boyunca inkârın en pişkini en kibirlisini çalışıp durdu. Şimdi de ilk duruşmasında, Çatlı’nın üzerinden çıkan silah taşıma belgesi ve yeşil pasaportta imzası olmasına rağmen, onu tanımadığını iddia edebiliyor. Küçük tetikçi adamların hiçbirini tanımadığını söylüyor. Ama kendisine destek vermek için mahkemeye kadar gelen Korkut Eken’i yere göğe sığdıramıyor. Tanımadığını iddia ettiği Ayhan Çarkın’ın hocası Korkut Eken besbelli öyle güçlü bir sır kasasının üstünde oturuyor ki yine etekli Doğan Güreş de “Korkut Eken ne yaptıysa bilgimiz dahilinde yaptı, o hiçbir zaman verilen emirlerin dışına çıkmadı” diyordu.
Emniyet Genel Müdürlüğü döneminde Hospro şirketi tarafından hibe edilen, Türkiye’ye getirilmesinin ardından üç kolisinin kaybolduğu belirtilen silahlar konusunda basına gözdağı verirken, “Resmi makamlar neyin ne olduğunu biliyor. Türkiye’ye zarar verir bu yaptığınız işler. Bunlar konuşulmaz. Gerek yok. İşlerin dibini, köşesini, kenarını bilmiyorsunuz... 3-5 tane kayıp olan varsa vardır, çok önemli değil. Çıkmamıştır nakliyede... Devletin ciddi işleri bunlar... Bekleyin de bir soruşturma bitsin. Ne çıkacak? Türkiye burası, 50 bin tane örtülü, açık gizli iş olur” diyordu.
Bütün usta muktedirler gibi görünürde kendini değil devletini savunuyor ve böylelikle devletin ta kendisi olduğu izlenimi uyandırmaya özen gösteriyordu. Susurluk kazasından sonra yaptığı açıklamalarda da Kocadağ ve Bucak’ın Çatlı’yı yakalamış, teslim etmeye İstanbul’a götürürken kaza geçirdiklerini ilan etmişti. Yaratıcı sanatçılığı gerçekten etkileyiciydi: “Çıkmamıştır nakliyede.” Halkının başına da gelir böyle şeyler. Manav eksik tartar. Markette sardırırsın, eve gelirsin, torbadan çıkmaz. Ağar, gözümüzün içine baka baka, “siz anlamazsınız” diyor ve çocuklarını kandıran bir baba gibi, gücüne güvendiği için hayli özensiz davranıyordu. Bunları söylerken Peter Sellers’ın dedektif Clouseau’su kadar ciddi ve kendinden emin ama ne onun kadar sakar ne de sevimli. “Türkiye burası, 50 bin tane açık, gizli iş olur” diyerek nasıl bir çöplükte yaşadığımızı, sanki kendisi yıllarca Emniyet Genel Müdürlüğü, Adalet Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı yapmamış gibi, dolayısıyla bu durumdan sorumlu değilmiş gibi büyük bir fütursuzlukla dile getirebiliyordu.
Hakkında yazılan MİT raporu ve İHD dosyasında, mafyayla çıkar ilişkilerinin yanı sıra Ağar’ın karıştığı işkence ve yargısız infazlara da yer veriliyordu. İstanbul Emniyet Müdürlüğü yaptığı dönemde ‘Ölüm Timi’ kurdurduğu, birçok gözaltında ölüm ve ev baskınından sorumlu olduğu savunuluyordu. Her taşın altından onun adı çıkıyor. O, her yolsuzluk ve devlet cinayetine ‘Münferit’ diyor. Ona kalırsa, “çok basit bir Susurluk olayı büyütülmüştür”. Yüzündeki derin sıkıntı ve kendi bildiklerini bilmek isteyen, merak eden herkesi küçümseyen ifadeyle yaşayan en güçlü Türk olduğuna hep inandı, inandırdı. Ağırbaşlı adam. Komiserlerin şahı. Derin devletin en derinindeki çekirdek.
Ağar meselesi, Türkiye demokrasisinin acısı, irini, kanı ne olacaksa olsun mutlaka patlatıp sıkması gereken bir çıbandır. Radikal İki