Irkçılığın çağdaş biçimi
Murat Çakır/ Bu hafta, 14 yıl aradan sonra Almanya’ya yeniden gönderilen bir BM Irkçılık Özel Raportörü on gün suren gezisini tamamladı ve ülkeden ayrılmadan önce Almanya’ya ırkçılıkla mücadele konusunda kotu not verdiğini açıkladı. Basın, BM Raportörü Githu Muigai’in bu sure içerisinde hükümet, eyalet ve yerel yönetimleri, mülteci ve göçmen örgütlerinin temsilcileri ve yolda tesadüfen rastladığı göçmenler ile görüşerek, gelecek yıl sunacağı rapor için notlar aldı.
2008 Ağustos’undan bu yana Irkçılığın çağdaş biçimleri, ırkçı ayırımcılık, yabancı düşmanlığı ve hoş görüsüzlüğün benzer biçimleri konusunda BM’n Özel Raportörü olan Muigai, Nairobi Üniversitesi’nde öğretim üyesi ve avukat. Bir siyah Afrikalı olarak, ırkçılığın ve »beyaz« dünyanın ne anlama geldiğini in iyi bilen insanlardan birisinin bu göreve getirilmiş olması, bence bu makama ayrı bir önem katıyor.
O nedenle Almanya’da toplumun merkezinde kökleşmiş olan ırkçılık konusunda kolayca aldatılabilecek bir kişi değil. Buna rağmen, belki de bu yüzden, Muigai’nin ziyaretinin Almanya medyasında bir nevi »susuş kumkuması« ile karsılaştığını söylemek gerekir. Okuduğunuz bu köse yazısı için bilgi toplamak maksadıyla karıştırdığım gazete sayfalarında ve gözden geçirdiğim internet sitelerinde konuyla ilgili ya kısa ve kıyıda-kösede duran bir haber bulabildim, ya da izine bile rastlayamadım. Sosyalist gazetelerin dahi konuyu kısaca geçiştirdiklerini söylersem, gerisini siz düşünün artik.
Aslına bakılırsa bu durumun Almanya toplumu, politikası ve elbette medyası için semptomatik olduğunu vurgulamak lazım. Irkçılık, adıyla-sanıyla ve asil arka planıyla anıldığında, suskunluk ve kaile almama gösterilen tipik reaksiyon oluyor.
Githu Muigai, on gün içerisinde ve öyle hiçte zorlanmadan asil sorunu kavramış: Her ne kadar aşırı sağcılık ve Neonazizm’e karsı belirli bir hassasiyet geliştirilmiş ve Almanya’nın bir göç ülkesi olduğu, eh nihayet birazcık kabullenilmiş olsa da, kurumsal ve toplumsal ırkçılık son 14 yılda daha da kok salarak, kronikleşmiş durumda. Irkçılığa ve ayırımcılığa karşı söylemlerin geliştirilmesi, genelde sosyo pedagojik ve kültüralist olmanın ötesine gidemeyen iyi niyetli projelerin desteklenmesi ve Genel Eşitlendirme Yasası’nın (o da 2006’da) yürürlüğe sokulması, bu gerçeği hiç değiştirmiyor.
Irkçılığı, sadece aşırı sağın ve Neonazilerin yarattığı bir sorun olarak görmek, politik ve toplumsal sol da dâhil, Avrupa çoğunluk toplumlarının içerisinde yaygın olan bir yaklaşım. Hâlbuki göçmen ve mültecilerin, çoğunluk toplumun bireyleri olan gay, lezbiyen, transgenderler ve engellilerin, kronik hastaların, siyah derili Almanların, Yahudilerin, evsiz-barksızların ve Sinti-Roman halkının gündelik yasamda, işyerinde, okulda, sokakta, oturdukları apartmanlarda ve devlet kurumları ile olan ilişkilerinde karsılaştıkları ırkçılığın, aşırı sağ ve Neonazilerle ilgisi neredeyse yok. »Beyaz« ırkçılık, topluma ait olmayan, farklı ve yabancı olan her bireye, her yasam biçimine ve her toplumsal gruba karşı her gün yeniden üretilerek, yaygınlaşıyor.
Toplum merkezinde yerleşik olan bu »beyaz« ırkçılığın, tarihsel Yahudi düşmanlığının ve aşırı derecede var olan yabancı düşmanlığının, refah şovenizmi ile birleşerek oluşmasının yanı sıra, devamını, kalıcılaşmasını ve genişlemesini sağlayan en büyük etken, egemen mülkiyet ve iktidar ilişkilerinin üzerine kurulu olan kurumsal ırkçılıktır. İstihdam piyasasını etnik hiyerarşi içine sokarak, ücretler ve çalışma koşulları üzerinde bir baskı aracı haline getiren; ikametgah yönetmelikleri veya açık ayırımcılığın bir ifadesi olan Yabancılar Yasası’na muhalefetten Alman olmayanları yurtdışı edilmek üzere hapse tıkan ve bu vesile ile »Abschublinge«, yani »[yurtdışına] itilecekler« tanımını hukuk diline sokan; temel hak ve özgürlükleri »Almanlar« ve »insanlar« için diye ikiye ayıran; doğumunun arifesinde olan hamile kadınları ve tek başına çocukları dahi savaş ve ihtilaf bölgelerine zorla göndermekten geri kalmayan; mültecileri insan onurunu zedeleyecek biçimde kamplara tıkan; alkollü araba kullanmayı cezayı ağırlaştırıcı faktör olarak gören, ama göçmenlere yönelik saldırılarda alkolü hafifletici gerekçe sayan; Anayasa’sı, yasaları, yönetme ve yürütmelikleri ile ayırımcılık ve ırkçılığı kurumsallaştıran Alman ulusal devleti ve ulus anlayışı, ırkçılığı körükleyen en temel faktördür.
Irkçılık ve ayırımcılık, malî piyasalar kapitalizmi çağının küresel çapta etkinliği olan bir egemenlik aracıdır. Malî piyasalar kapitalizminin, Bati’nin sanayileşmiş merkezlerinde yol açtığı kırılmalara, sosyal sorunlara ve güncel krizin geniş halk kesimlerini toplumsal travmalara ve yoksullaşmaya itmesini engellemek, en azından neoliberalizmin hegemonyasını geriletmek isteyen Avrupa’nın toplumsal ve politik güçleri, mızraklarının ucunu inandırıcı bir biçimde toplumsal ve kurumsal ırkçılığa karşı yöneltmedikleri surece, daha çok özel raportör gelecek ve gözleri görmeyenlerin dahi net bir şekilde gördükleri gerçekleri tekrarlayacaklardır. Ta ki, günün birinde »yeryüzünün lânetlileri« ayağa kalkana dek...
O nedenle Almanya’da toplumun merkezinde kökleşmiş olan ırkçılık konusunda kolayca aldatılabilecek bir kişi değil. Buna rağmen, belki de bu yüzden, Muigai’nin ziyaretinin Almanya medyasında bir nevi »susuş kumkuması« ile karsılaştığını söylemek gerekir. Okuduğunuz bu köse yazısı için bilgi toplamak maksadıyla karıştırdığım gazete sayfalarında ve gözden geçirdiğim internet sitelerinde konuyla ilgili ya kısa ve kıyıda-kösede duran bir haber bulabildim, ya da izine bile rastlayamadım. Sosyalist gazetelerin dahi konuyu kısaca geçiştirdiklerini söylersem, gerisini siz düşünün artik.
Aslına bakılırsa bu durumun Almanya toplumu, politikası ve elbette medyası için semptomatik olduğunu vurgulamak lazım. Irkçılık, adıyla-sanıyla ve asil arka planıyla anıldığında, suskunluk ve kaile almama gösterilen tipik reaksiyon oluyor.
Githu Muigai, on gün içerisinde ve öyle hiçte zorlanmadan asil sorunu kavramış: Her ne kadar aşırı sağcılık ve Neonazizm’e karsı belirli bir hassasiyet geliştirilmiş ve Almanya’nın bir göç ülkesi olduğu, eh nihayet birazcık kabullenilmiş olsa da, kurumsal ve toplumsal ırkçılık son 14 yılda daha da kok salarak, kronikleşmiş durumda. Irkçılığa ve ayırımcılığa karşı söylemlerin geliştirilmesi, genelde sosyo pedagojik ve kültüralist olmanın ötesine gidemeyen iyi niyetli projelerin desteklenmesi ve Genel Eşitlendirme Yasası’nın (o da 2006’da) yürürlüğe sokulması, bu gerçeği hiç değiştirmiyor.
Irkçılığı, sadece aşırı sağın ve Neonazilerin yarattığı bir sorun olarak görmek, politik ve toplumsal sol da dâhil, Avrupa çoğunluk toplumlarının içerisinde yaygın olan bir yaklaşım. Hâlbuki göçmen ve mültecilerin, çoğunluk toplumun bireyleri olan gay, lezbiyen, transgenderler ve engellilerin, kronik hastaların, siyah derili Almanların, Yahudilerin, evsiz-barksızların ve Sinti-Roman halkının gündelik yasamda, işyerinde, okulda, sokakta, oturdukları apartmanlarda ve devlet kurumları ile olan ilişkilerinde karsılaştıkları ırkçılığın, aşırı sağ ve Neonazilerle ilgisi neredeyse yok. »Beyaz« ırkçılık, topluma ait olmayan, farklı ve yabancı olan her bireye, her yasam biçimine ve her toplumsal gruba karşı her gün yeniden üretilerek, yaygınlaşıyor.
Toplum merkezinde yerleşik olan bu »beyaz« ırkçılığın, tarihsel Yahudi düşmanlığının ve aşırı derecede var olan yabancı düşmanlığının, refah şovenizmi ile birleşerek oluşmasının yanı sıra, devamını, kalıcılaşmasını ve genişlemesini sağlayan en büyük etken, egemen mülkiyet ve iktidar ilişkilerinin üzerine kurulu olan kurumsal ırkçılıktır. İstihdam piyasasını etnik hiyerarşi içine sokarak, ücretler ve çalışma koşulları üzerinde bir baskı aracı haline getiren; ikametgah yönetmelikleri veya açık ayırımcılığın bir ifadesi olan Yabancılar Yasası’na muhalefetten Alman olmayanları yurtdışı edilmek üzere hapse tıkan ve bu vesile ile »Abschublinge«, yani »[yurtdışına] itilecekler« tanımını hukuk diline sokan; temel hak ve özgürlükleri »Almanlar« ve »insanlar« için diye ikiye ayıran; doğumunun arifesinde olan hamile kadınları ve tek başına çocukları dahi savaş ve ihtilaf bölgelerine zorla göndermekten geri kalmayan; mültecileri insan onurunu zedeleyecek biçimde kamplara tıkan; alkollü araba kullanmayı cezayı ağırlaştırıcı faktör olarak gören, ama göçmenlere yönelik saldırılarda alkolü hafifletici gerekçe sayan; Anayasa’sı, yasaları, yönetme ve yürütmelikleri ile ayırımcılık ve ırkçılığı kurumsallaştıran Alman ulusal devleti ve ulus anlayışı, ırkçılığı körükleyen en temel faktördür.
Irkçılık ve ayırımcılık, malî piyasalar kapitalizmi çağının küresel çapta etkinliği olan bir egemenlik aracıdır. Malî piyasalar kapitalizminin, Bati’nin sanayileşmiş merkezlerinde yol açtığı kırılmalara, sosyal sorunlara ve güncel krizin geniş halk kesimlerini toplumsal travmalara ve yoksullaşmaya itmesini engellemek, en azından neoliberalizmin hegemonyasını geriletmek isteyen Avrupa’nın toplumsal ve politik güçleri, mızraklarının ucunu inandırıcı bir biçimde toplumsal ve kurumsal ırkçılığa karşı yöneltmedikleri surece, daha çok özel raportör gelecek ve gözleri görmeyenlerin dahi net bir şekilde gördükleri gerçekleri tekrarlayacaklardır. Ta ki, günün birinde »yeryüzünün lânetlileri« ayağa kalkana dek...