Kadınlar öldürülüyor! Daha ne kadar göz yumulacak?
Bingöl'de A.K.'nin kulaklarının ve burnunun kesilmesi ‘Devlet, şiddeti şikâyet eden kadını ne kadar koruyor?’ sorusunu yeniden tartışmaya açtı. Günde ortalama 5 kadının cinayete kurban gittiği Türkiye'de, "tanık koruma programı"nın işe yaradığını söylemek de güç.
FATMA KOÇAK
Günde ortalama 5 kadının yakınları tarafından öldürüldüğü her 10 kadından 7'sinin şiddete maruz kaldığı Türkiye'de bir kadının ölüm hikâyesi bitmeden bir başka kadının hikâyesi medyada yer alıyor. Sonuç ise çıkan yasalar ve ortada duran önlemlere rağmen hala kadınlar öldürülüyor ve ağır işkencelere maruz kalıyor. Adıyaman'da 16 yaşındaki Medine Memi'nin şiddet uyguladığı için şikâyetçi olduğu babası ve dedesi tarafından diri diri toprağa gömülmesi olayının üzerinden çok zaman geçmeden Bingöl'de şiddet uygulayan eşini şikâyet ederek, 3 ay cezaevinde yatmasına neden olan A.K.'nin yine eşi tarafından burnu ve kulakları kesildi. Uzayıp giden listenin en sonunda yer alan iki kadının başına gelenler, "Peki bunlar olurken devlet ne yapıyordu?" sorusunu akıllara getirdi.
İÇİŞLERİ BAKANLIĞI KORUMAYA GEREK GÖRMEDİ
Devletin kadınların korunması için ne yapıp ya da yapmadığı ise bir başka kadının hikâyesinde açıkça görülüyor. Can güvenliği olmadığı için isminin baş harflerini ve bulunduğu ili dahi yazmayacağımız A. 5 yıl önce Türkiye'nin bir ilinde 'namus' gerekçesiyle yakınları tarafından 5 kurşunla vuruldu ve günlerce yaşam savaşı verdi ve sonunda iyileşerek yaşama döndü, ancak yaşadığını öğrenen ailesinin tehditleri son bulmadı. Tehditler altında kendine yeni bir yaşam kurmaya çalışan A. ölüm korkusu yüzünden hiçbir yere kayıt yaptıramadı. İkamet ve kimlik çıkaramadığı için iş bulamayan A.'nın kaydı olmadığı için çocuğunu dahi okula yazdıramadı. Kayıtsız ve gizlenerek korku içinde kadın örgütlerinin yardımıyla yaşamını sürdürmeye çalışıyor. A. avukatı aracılığı ile kayıtlı ve ölüm korkusu olmayan bir yaşam sürmek için yaklaşık 7 ay önce 'tanık koruma programı'ndan yararlanmak için İçişleri Bakanlığına başvuru yaptı. A.'nın 'tanık koruma programı'na alınması yönünde bulunduğu ilin 'İl İnsan Hakları Kurulu'da görüş bildirdi. Ancak geçtiğimiz günlerce verilen cevapta A.'nın 'tanık koruma programı'ndan faydalanmak için yeterli şartlarının oluşmadığı bildirildi.
'SANIKLARI KORUMA ALTINA ALAN SİSTEM MAĞDUR KADINLARI ALMIYOR'
Sanıkların 'tanık koruma kanunu'nda yararlanabildiği Türkiye'de, öldürmeye teşebbüs davalarında bile kadınların aynı programdan faydalandırılmadığını belirten Avukat Hülya Gülbahar, örnek olarak Ergenekon davasını verdi. "Ergenekon davasında sanıklara gizli tanık olabilme hakkını tanıyan ve onları tanık koruma programından yararlandıran sistem en ağır can güvenliğini öldürmeye teşebbüs davalarında bile kadınları aynı programdan faydalandırmıyor. Sanıklar tanık koruma programında yararlanabiliyor ama mağdurlar yararlanamıyor" diyen Gülbahar, "Cins kıyımına daha ne kadar göz yumulacak?" diye sordu. Türkiye'de emniyet teşkilatı, yargı sistemi başta olmak üzere tüm kurumların şiddet konusunda sessiz kalmasının ya da caydırıcı etkisi olmayan göstermelik kararlar vermesinin kadın cinayetleri ve kadına yönelik şiddeti açık teşvik anlamına geldiğini belirten Gülbahar, bunun insan haklarını ihlal ve kadınlara karşı açıkça bir ayrımcılık olduğunu söyledi.
'KADINLARIN YÜZDE 92'Sİ DEVLETE GÜVENMEDİĞİ İÇİN BAŞVURMUYOR'
Geçtiğimiz yıl Haziran ayında Nahide Opuz'un başvurusunda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde (AİHM) Türkiye'nin aile içi şiddeti önleyemediği için mahkûm olan ilk devlet olduğunu hatırlatan Gülbahar, "Tarihte ilk kez bir devlet, kadına yönelik şiddeti önleyemediği için mahkûm edildi. Bu karara münferit karar diyenlerin Türkiye'deki günde 5 kadının yakınları tarafından katledildiğine ve bu cins kırımını tablosuna bir kez daha bakması gerekiyor. Opuz'un davasında bir kadını 7-8 bıçakla yaralayan bir adamın 600-700 bin TL gibi sembolik bir para cezasına çarptırılması ve para cezasının da 7-8 taksite bölünmesi tahsil edilmek istenmesini AİHM yargıçları kararlarında aynen 'dehşet verici' ifadeleriyle geçti. Zaten yargı ve hukuk sisteminin bu kayıtsızlık nedeniyle devlet organlarının kendilerini etkili bir biçimde korumayacağını gören kadınlar, kadın hareketinin bin bir çabasıyla çıkarılan yasaları uygulamakta haklı olarak çekiniyorlar. Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığı'nın 2008 araştırmasında da görüleceği üzere ne yazık ki Türkiye'de şiddete maruz kalan kadınların yüzde 92'si hiç bir yere başvurmuyor" diye konuştu.
'SORUN ARTIK DEVLET SORUNU VE ÖNLEM İÇİN KAMPANYA LAZIM'
Gülbahar kadın karşı şiddetin artık bir devlet sorunu olduğunu belirterek yapılması gerekenler hakkında şunları söyledi:
"Öncelikle toplumsal bir kampanya yaparak kadın karşı şiddetin bütün bir toplum tarafından açıkça kınanan hiçbir şekilde hoşgörü gösterilmeyen temel bir insan hakkı ihlali olduğu bilincinin tüm topluma yaygınlaştırılması gerekiyor. Devletin anaokullarında başlayarak, yüksek lisans eğitimine dek eğitim her alanında kadın yönelik şiddete karşı eğitimler vermeli. 10-15 yıllık programla kadına yönelik şiddeti anlatmak gerekiyor. İşyerlerindeki disiplin kurullarında, tüm yargı sisteminde hatta komşudaki şiddete karşı bir diğer komşunun asla hoşgörü göstermemesi gerektiği konusunda bilinçlendirme çalışması yapılmalı. Kadının koruma emri çıkarabilmek için karakol karakol, savcılık savcılık dolaşmasına gerek kalmadan, şiddet tehdidini haber alan güvenlik güçlerinin derhal korunma emri verebilmesi, sağlanmalıdır. Öte yandan kadın danışma merkezlerinin ve sığınaklarının sayısı attırılmalı ve 4320 sayılı ailenin korunmasına dair kanun evli olsun olmasın aynı çatı altında yaşayan bütün kadınları sayacak şekilde, derhal yaygınlaştırılmalı ve kadın örgütlerinin kadına yönelik suçlarda müdahil olmasının önü açılmalı."
(diha)