Mutlu son özlemi…
Özellikle İstanbul’da yaşayanlar artık kamyonlar, minibüsler ve büyük spot ışıklar gördüklerinde bunun bir dizi ya da film seti olduğunu anlıyorlar ve çok fazla şaşırmıyorlar.
Soğuk kış günlerinde ellerinde kahve ya da çaylarla oradan oraya koşturan film ekiplerini gören mahalle sakinleri, inşaat işçileri önce gıptayla bakıyor ve “oh bunların işi de kebap” diye düşünmeye başlıyorlar önce. “Artis”lerle oturup kalkan, güle oynaya çalışan bu insanların yerinde olmayı kim istemez ki?
Gün batmaya başlayıp, hava iyice soğuyunca meraklı ve gıptayla bakan “set seyircileri” yavaş yavaş evlerine giriyorlar, akşam yemeklerini yiyip eline çaylarını alıyorlar ve başlıyorlar dizilerini izlemeye. Belki de o gün mahallelerinde çekilen dizinin bir bölümünü izliyorlar.
Sonra reklam olup pencereden baktıklarında gündüz gıpta ettikleri insanların soğuğa, yağmura rağmen hala orada çalıştıklarını görüyorlar. Yağmura rağmen kimse bir yere kaçışmıyor, ellerinde senaryolar, ışık kabloları ya da kamera ayaklarıyla set içinde harala gürele çalışıyorlar.
Saatler gece yarısını gösteriyor, soğuk artıyor ama set devam ediyor. İşte gıptayla bakan set seyircileri ertesi sabah işe gittiklerinde, yeni günün setinin hazırlığında olan ekibi görünce bu kez şaşırma ve acımayla karışık bir duyguya kapılıyorlar.
Elindeki çimento torbasını bırakıp sete yaklaşan ve “valla sizin işi bizimkinden zormuş” diyen inşaat işçilerine setten bir şaşkınlık değil küçük bir tebessüm geliyor. Çünkü bu ne ilk ne de son, sık duyulan bir yorum.
Şimdi diyeceksiniz ki, bu satırların yazarı neden ilk yazısında bunlardan bahsediyor?
Hayatın cilvelerinden biri de bu. Soğukta, yağmurda, karda, sokakta, caddede ya da bir dağın başında çalışan bu set çalışanlarının “bunun işi de kebap, evinde kahvesini çayını alıp tıkır tıkır çalışıyor” dediği senaryo yazarıdır bu satırların sahibi. İşi kimilerine göre kebaptır ama, dışı gibi içi de yanar da ondan…
Ben bu satırların okurlarına ne kendimi ne de sette çalışan arkadaşlarımı acındırmayı amaçlamıyorum. Tersine bize acımayın, bizi sevin diyorum. Günde 8 saat çalışmayı akıllarının ucundan bile geçirmeyen, maaşlarını 12 ile çarpmayı hiç düşünemeyen, grip olsa doktora gideyim de bir rapor alayım diyememiş bir sektörün çalışanları da olsak, işimizi seviyoruz ve her aşk gibi dikenli yollarına katlanmayı kabulleniyoruz diyelim.
Yarın 1 Mayıs. 1977’de doğmamış ya da çocuk yaşta olan bir kuşağın belki de gerçek anlamda ilk 1 Mayıs’ı olacak. Kutlamaların Taksim’de olması değil tek sebep, yılların birikimi mi dersiniz, memleketin yükselen halet-i ruhiyesi mi, Tekel işçilerinin şöyle bir silkindirmesi mi, ne derseniz diyin bu 1 Mayıs başka olacak.
Bütün memleketin havası gibi setlerin havası da farklı olacak. Bir çalışanının cenazesi dışında, durmak için yeterli bir mazereti ol(a)mayan setlerin de durduğu bu 1 Mayıs’ta, sabahın göz gözü görmediği saatlerinde servise binmek üzere Taksim’e gelen sinema emekçileri bu kez kendi bayramları için gelecekler.
İnsanca yaşam ve çalışma koşulları, sosyal güvenlik, barış ve demokrasi gibi taleplerini dile getirecekler. Yarın Taksim’de olacaksanız ve SİNESEN pankartı arkasında bu insanları görürseniz lütfen bu satırları da hatırlayınız. Sıcak evinde televizyonun karşısında duran seyircinin de, sokaklarda koşuşturan sinema emekçilerinin de aynı talepleri dile getirip aynı hissiyatı paylaştığını unutmayınız.
Hayat bir filmse, bu filmi seyreden de, yazan da, çeken de aynı mutlu sonu hayal ediyor:
Eşit, özgür ve adil ve insanca yaşanan bir dünya özlemi…
Not: Bu satırlar yazılırken sadece birkaç yapımcıdan 1 Mayıs’ta setleri iptal ettiklerine dair haberler geldi. Ama biz bütün setlerin durduğu bir 1 Mayıs dileğimizi sizlerle paylaşmak istedik.