Gazeteciler 1 Mayıs’a hazırlıksız yakalandı
Polissiz 1 Mayıs’a tek üzülen sanırım biz gazetecilerdik… Yaşı 50’nin altındaki tüm gazeteciler dayaksız, gazsız, gözaltısız bir İşçi Bayramı’nda görev yapmanın şaşkınlığını yaşadı.
Adet haline getirdiğimiz üzere 1 Mayıs “yoldaşım” Güventürk’le yine Şişli’de buluşacaktım. Aslında bu buluşmalarda günün anlamıyla çelişen bir adaletsizlik söz konusuydu her zaman. Mağdur taraf da bendim. Çünkü Güventürk, eylemlerin başlangıç noktası DİSK Genel Merkezi’nin yanındaki apartmanda oturuyor. Onun sadece bir kaç merdiven inerek vardığı buluşma yerine ulaşmam demek, bir kaç polis barikatını aşmam, polislerin -üç yıl önce kaybettiğim- sarı basın kartı tacizlerine maruz kalmam ve kararlılığımı ve ikna gücümü yitirmeden onları gazeteci olduğuma inandırabilmem anlamına geliyordu.
Neyse ki bu kez durum farklıydı. Polis Osmanbey’den Halaskargazi Caddesi’ne çıkan sokakların hiçbirinde barikat kurmamıştı. Doğrusu ortalıkta üniformalı da yoktu pek. Günün farklılığının ilk göstergesiydi bu. Ve geri kalan zamanda da hiç bir polisle muhatap olmak, itilip kakılmak, gaz solumak ve taciz edilmek durumunda kalmadım.
Gelgelelim bu farklılık yine de Güventürk’le buluşabileceğim anlamına gelmiyordu. Bir saat içerisinde altı yedi kez telefonla konuşmamıza rağmen bir araya gelemedik. Ben caddeye eriştiğimde Halaskargazi’nin her iki şeridindeki insan seli Mecidiyeköy’den, caddenin başladığı Nişantaşı ayrımına ulaşmıştı. Gençlerin ağırlıkta olduğu, rengârenk ve heyecan verici bir kalabalıktı bu. Ancak telefonun ucundaki Güventürk, her ne hikmetse, söylediği yerde yoktu bir türlü.
Neden sonra Güventürk’ün Taksim değil, Mecidiyeköy yönüne ilerlediğini fark ettim. Çünkü arkalarda kalan Bilgi Üniversitesi kafilesine ulaşmaya çalışıyordu. Türkiye’de bir vakıf üniversitesi için ilk, ama demokrasi için çok geç harekete geçerek DİSK’e bağlı Sosyal-İş Sendikası çatısında örgütlenen üniversite çalışanları, 1 Mayıs sokaklarında toplanmakta güçlük çekmiş ve sonlara kalmıştı. “Sokaktaki” Bilgi kafilesini yaklaşık bir saat sonra, Sağlık-İş ve Metal-İş arasında bir yerde buldum. Sanırım 100 kişi kadardık. Ağırlık yine gençlerdeydi; öğrenciler de aramızdaydı. Derken 1 Mayıs’ların kurt kameramanı Güventürk, gün boyunca onu gördüğüm tek anda, koşarak ekibin önüne geçti ve kayda başladı. “Yoldaşım”ın kamerasına el salladım. (Beni görüp görmediğini bilmiyorum.) Kafilemiz Osmanbey’de duraklağında ise ilginç bir tesadüf yaşadım. Tarih bölümü öğretim üyelerinden Suraiya Faroqhi’yi, kaldırımda yürürken gördüm. Hemen yanına gidip “Hocam bizi mi arıyorsunuz” dedim. Yakınlardaki evine ulaşmaya çalıştığını öğrendim.
Biz Bilgililer henüz Cumhuriyet Caddesi’ne varmamışken meydan Şişli, Dolmabahçe ve Unkapanı yönünden gelen gruplar tarafından doldurulmuştu bile. Hızlanıp kafilenin önüne geçtim. Harbiye’de, Dame de Sion Lisesi önünde, birbirine sarılmış halde yürüyen 60 yaşlarında iki işçiye rastladım. Kırmızı yeleklerinin arkasında “sefalete teslim olmayacağız” yazan iki kafadar Emekli-Sen Buca (İzmir) şubesine üyeydi. Kendimi tutamayıp “Bucaspor çıkacak mı Süper Lige” diye sordum. “Yarınki maça (Rizespor) bağlı” dedi ilki. “Çıkar inşallah.” Diğeri soruya soruyla cevap verdi. “Çıksa ne olacak? Futbolcular o kadar çok para alıyor ki. Bunlara asgari ücret versen hiç birisi sahaya çıkmaz. Bu kadar işsiz varken, futbola neden onca para harcanıyor? Milleti uyutmak, başka bir şey değil.” Emekli-Sen’liye ne cevap vereceğimi düşünürken arkadaşı araya girdi. “Sen de amma fanatik çıktın kardeşim. Olsun bizim de bir takımımız birinci ligde.” İstanbul’a sabah geldiklerini ve akşam 22:00 gibi İzmir’e döneceklerini öğrendim. Bayramlarını Taksim’de geçirmek için iki gün uykusuz kalacaklardı. Tıpkı kent dışından gelen ve meydana yürümekte olan 10 binler gibi.
Meydana yaklaştıkça insan yoğunluğuyla birlikte gazeteci sayısı da arttı. Daha önce 1 Mayıs’ta görev yapan hemen tüm gazetecilerin bellerinden, çantalarından, kullanma fırsatı bulamadıkları gaz maskeleri sarkıyordu. Dahası hemen hepsinde, benim de paylaştığım bir şaşkınlık gözleniyordu. Özellikle fotoğrafçı ve kameramanlar, sokaktaki on binlere rağmen “çekecek bir şey bulamamaktan” yakınıyordu.
Gazeteciler, huzurlu bir 1 Mayıs’a hazırlıksız yakalanmıştı. Haksız değillerdi. İstanbul’da ilk 1 Mayıs’ı 1997’de takip etmiştim. O yıl Okmeydanı’ndaki gösterilerde polis, silah bile kullanmıştı. Biber gazının yoğun olarak kullanılmaya başladığı 2000’lerin ikinci yarısında “bayram” daha görsel bir nitelik kazanmış, gerek bizzat kendi görselliği ve gerek vatandaş üzerinde tatbik edilmesiyle gazeteciye 1 Mayıs’la bir anılan görüntüleri kaydetme “şansı” vermişti. Eminim İstanbul’daki tüm gazeteciler, düne kadar, 1 Mayıs denince akıllarına gelen ilk şeyin, polis şiddetini belgeleyen bir kare olduğunu söyleyecektir.
Bahsettiğim şeyin en “canlı” örneğine dün, meydandan yayın yapan NTV standında tanık oldum. Onlarca televizyon gibi NTV de, Taksim Meydanı’ndan Gezi Parkı’na yükselen merdivenlerin üzerinden yayın gerçekleştiriyordu. NTV’nin yayın yaptığı yer, sendika başkanlarının konuşma yaptığı sahneye, TRT’den sonra en yakın noktadaydı. Ancak bu yer bile, yayını gerçekleştiren NTV Muhabiri Mete Çubukçu ve Oğuz Haksever’in kendini yeterince güvende hissetmesini sağlayamıyordu belli ki. Çubukçu’nun canlı yayın konuklarını ağırladığı kürsünün hemen yanında gaz maskeleri yer alıyordu.
Gaz maskesinin dayanılmaz varlığı dışında dikkat çeken şey Taksim Atatürk Anıtı’na duyulan fetişti. Bu fetişi, 30 yıl boyunca bu anıtı bir namus meselesi gibi koruyan devlet yaratmıştı. Geçen yıl DİSK ve KESK’in ısrarıyla Taksim’e girmeyi başaran işçilerin ilk hedefi de bu anıt olmuştu doğal olarak. Aynı devlet, bu kez polis sokmadığı meydanda anıtı çift sıra dizdiği demir korkuluklarla koruyamaya çalıştı. Ancak sendikaların anıta çelenk bırakmasıyla birlikte bu anlamsız koruma da değerini yitirdi. Anıt, DİSK başkanı Süleyman Çelebi’nin mikrofonla uyarmasına rağmen insanoğlunun tırmanabileceği en uç noktasına kadar doldu. Tırmanamayanlar, önünde fotoğraf çektirmekle yetindi.
Günün huzurunu ortamda bulunmamasına borçlu olan polis anıtı da rahat bıraksaydı, etrafına demirden duvar örmeseydi de aynı görüntüyle karşılaşır mıydık? Belki de. Ama en azından ona duyulan fetişi azaltırdı. Tıpkı 1 Mayıs’ta Taksim’de bulunmanın olağanlığının yıllar sonra idrak edilmesi gibi.
http://www.habervesaire.com/news/1827/
HaberVs