28 Mayıs 2010, Cuma

Bir ideoloji olarak Sosyobiyoloji

MUSTAFA AKYOL meymancan@hotmail.com

“DNA Doktrini-İdeoloji Olarak Biyoloji” kitabının yazarı, R. D. Lewontin, “sosyobiyoloji”nin daha iyi anlaşılabilmesi için onun “insan doğası” anlayışının bilinmesi gerektiğini söyler ve bunu şuna bağlar: “Her politik felsefe bir insan doğası teorisiyle başlamak zorundadır.”

İnsanın, sosyo-kültürel ilişkiler içindeki davranışlarının, eylemlerinin kaynağı ve kökenlerine, kısaca ‘insan doğası’nın ne olduğuna dair görüşler, birbirinden farklı ve karşıt felsefelerin, inançların, ideolojilerin, dünya görüşlerinin ve siyasal düşüncelerin fikirsel temellerini meydana getirmiştir.

Bu görüşler kimi zaman doğrudan ideolojik öğeler taşımasa bile, içine doğduğu toplumsal ortamın karşıt güçlerinin ideolojik-siyasal ihtiyaçlarına yanıt olabilecek özellikler taşıdığı anda ideolojik işlev kazanmaktan kaçınamayacaktır.

Bütün bunlarla birlikte, her inancın, her ideolojinin her çağda, daima o çağın egemen düşünüş biçimi içerisinde kendisini ifade etmeye çalıştığını da dikkate alırsak, bilimsel düşünüş içinde kalarak, insan davranışlarının her türlüsü hakkında varsayımlarda hatta iddialarda bulunan sosyobiyoloji, ideolojik öğeler taşımanın ötesinde, bizzat kendisi bir ideoloji olarak ortaya çıkmıştır.

Sosyobiyolojinin kurduğu paradigmanın anlaşılabilmesi için, Aydınlanma Çağı’nın ve o zamandan bu yana varolan bilimsel-teknolojik ilerleme anlayışının yöntemi olan “pozitivizm”i hatırlamak gerekiyor.

Mekanik materyalizm kavrayışının hakim olduğu (yani “etkin” insanın görünmediği) maddenin kendinde hareketinin her şey olduğu; olayların, olguların bilinmesinde tek nedenselci, indirgemeci, determinist bakış açılarının kullanıldığı bu yöntem, Darwin’in canlı maddenin değişim ve hareket tarzını açıklamak üzere ileri sürdüğü “evrim” kuramını, her türlü doğal ve toplumsal olgunun açıklanmasında kullanılan bir içerikte yorumladı.

Evrim kuramını, güçlü olanın hayatta kaldığı ve soyunu sürdürdüğü biçiminde anlayan, çağın egemenleri için “Sosyal-Darwinizm” bulunmaz bir bilimsel dayanaktı.

Sömürgeci dönemden çıktığımız, tek bir insan ailesi olduğumuz, evrensel bir insanlıktan bahsettiğimiz 20.yy’nin ikinci yarısından sonraki emparyalist-kapitalist medeniyette “insan doğası” üzerine söylenebilecek en uygun “bilimsel” kuram da “sosyobiyoloji” olsa gerek!

SOSYOBİYOLOJİ NE DİYOR?


Kökleri 1930’larda kısa ömürlü bir bilim olan “etoloji”ye (organizmaların yaşadıkları çevreyle olan ilişkilerini inceleyen bilim dalı), oradan da 19.yy’deki sosyal Darwinizm’e uzanan ve 1970’lerin ortalarında temel tezleriyle ortaya çıkan sosyobiyoloji, insan doğasını, insan davranışı ve kişilik yapısını, bütün psişik ve sosyal örgütlenmesini oluşturan tüm özelliklerini; toplumun bireylerden meydana geldiğinden yola çıkarak bütün bir toplumu biyolojik etmenlerle, esas olarak da genlerle açıklamaya çalışıyor. Hemen hemen her insani fenomen, genlerin ürünü oluyor sosyobiyoloji için.

Amerika’da yayınlanmış, “The Sociobiological İmagination” (Sosyobiyolojik İmgelem) adlı bir kitapta, aralarında ekonomi, tarih, hukuk, politika bilimi, sosyoloji, antropoloji, psikoloji, linguistik, etik, estetik, epistemoloji, din ve hatta marksist düşüncenin de olduğu 18 ayrı dal ve kategori biyoloji, kalıtım, genler; doğal seleksiyon, biyolojik evrim ve sonuç olarak sosyobiyoloji kuramlarıyla açıklanmaya çalışılıyor.

Richard Dawkins, “The Selfish Gene” (Bencil Gen) adlı kitabında, insanın sadece “canlı bir robot”, bir “makina” olduğunu öne sürüyor. Sosyobiyolojinin önde gelen kuramcılarından Dawkins, “bizler, genler olarak bilinen bencil moleküllere hizmet etmek için körü körüne programlanmış robotlardan ibaret canlı makinalarız” diyor.

E.O. Wilson ise, insan sadece “kusursuz bir aygıtın parçası”, “gen taşıtıdır” diyor. Ve Wilson, “S. Butler’in ‘tavuk yalnızca yumurtanın bir başka yumurtayı yapış yoludur’ sözünü modernleştirebilir ve organizma yalnızca DNA’nın daha fazla yapış yoludur diyebiliriz” iddiasında bulunuyor.

Wilson ve öteki sosyologlar, yalnızca bunları söylemekle kalmıyorlar, saldırganlık, şiddet, savaş, tecavüz, erkek egemenliği, sadakat, dolandırıcılık, utangaçlık, naz ya da cilve yapış, kültür, özel mülkiyet, kapitalist girişkenlik, yatırımcılık vb. bugünün insan dünyasında görülen ve eşitlikçi bir dünya için kendilerine karşı mücadele verilen ne kadar görüngü ve kavram varsa bütün bunların evrimin doğal seleksiyon yasasınca olmuş, insan doğasını oluşturan temek özellikler olduğunu söylüyorlar. Onlara göre bu özellikler, genlere bağlıdır ve milyonlarca yıllık bir ayıklanmayla oluştukları için daha milyonlarca yıl da öyle kalacaklardır.

Wilson’a kalırsa, sınıf yapısı biyolojik yolla hayvanlardan insan toplumlarına aktarılmıştır: “İnsan toplumlarının üyeleri bazan böcekler gibi çok yakından işbirliği yaparlar. Ama daha sık olarak da, kendi rollerine ayrılmış sınırlı kaynaklar için rekabet ederler. En iyi ve en girişimci rolün aktörleri, genellikle ödüllerinin eşitsiz bir parçasını elde ederken, en az başarılı olanlar, en az istenen konumlara gelirler”. Bütün bu sözlerde, kapitalizmin insanını ve ilişkilerini görmek mümkündür. Ancak burada anlaşılmaz olan, bizim mi kapitalizmi böceklerden yoksa böceklerin mi bizden aldığıdır!

Sınıf yapısı gibi, özel mülk sahipliği de ve doğal olarak kapitalizm de biyolojiktir, evrim yasası gereğince insan öncesi sürü yaşam biçimlerinden genetik yolla kalıtılmış toplumsal yanlarımızdır. Özel mülk sahipliği insanın doğasında vardır. Yaşadığı bölgeye sahip olmanın biyolojik biçimi, kolaylıkla modern mülkiyet sahipliğine dönüşmüştür. Para da kar elde etme de, din de biyolojinin numaralarından başka bir şey değildir. Para, “karşılıklı özgeciliğin niceliği” olarak belirir.

Çin’de çıkan bir başka sosyobiyolog Zhang Bosh ise şunları söyler: “Eğer bu biyolojik dil, ekonomi ve felsefeye uygulanacak olursa, insan fizik ihtiyaçlarına bağlı emek tarafından belirlendiği söylenen amaçlı doğal etkinliğin bilfiil, evrimin ve doğal tarihimizin ürünleri olan biyolojik içgüdünün bir anlatımı olduğunu söylemek doğru olacaktır”.

Burada söylenenler oldukça ilginçtir. Ekonomi ve felsefe gibi, biri insan hayatının maddi, diğer düşünsel temelleri olan faaliyetlerin de biyolojiye indirgenmesinin yanı sıra, esas olarak bunların da temelinde yatan “amaçlı etkinlik: emek”in de biyolojik içgüdülerle açıklanmasıdır. Bu ancak, sosyalist olduğu söylenen bir ülkenin bir sosyobiyoloğunca söylenebilirdi. Fakat bizce burada önemli olan şudur; bu yaklaşımla, her şeyi genlerce belirlenen insana karşı, kendi tarihini bilinçli eylemiyle, emeğiyle kuran insan anlayışının çıkarılmasının da önüne geçilmek isteniyor.

‘İnsan doğası’nın sosyobiyolojik teorisi, üç aşamada kurulmaktadır.

İlkin, çevredeki insanlara bakılarak bütün zamanlarda, bütün mekanlarda, bütün toplumlarda, bütün insanlar için ortak olduğu söylenen özelliklerin tanımlanması yapılıyor. Sonra, insanlarda evrensel olarak görünen bu özelliklerin genlerimizde yani DNA’mızda kodlandığı ve değişmez olduğu iddia ediliyor. “Dindarlık için, girişimcilik için, insanın sosyal ve ruhsal örgütlenmesini meydana getiren diğer özellikler için genler vardır” deniliyor. Ve son olarak da, insan doğasının niye başka türlü değil de iddia edildiği gibi kodladığının bilimsel açıklaması, bütün bu insan özelliklerinin doğal seleksiyon, hayatta kalmayı sağlayan özelliklerin varlığını sürdürüp kalıtılması yoluyla evrim tarafından oluşturularak tek tek bireylerin davranışlarını ve dolayısıyla toplumsal davranışları belirlediği biçiminde yapılarak tarih ve kültür dışı bir insan anlayışına varılıyor.

Böylece söylenmek istenen şudur: saldırganlık, yabancılardan korkma ve bu yüzden birbirine düşmanlık, erkek egemenliği, aktif ya da pasif olma, girişimcilik, pısırıklık, özel mülk düşkünlüğü vb. bütün “evrensel” insan özellikleri, milyonlarca yıllık bir biyolojik evrimle biçimlenip genetik bir programın parçaları olmuşlarsa, bu özellikler mutlak ve neredeyse değiştirilemezdirler. Bunların değişebilmesi için, biz insanların yapacağı bir şey yoktur; yine yüz binlerce yıl sürecek evrim sürecini beklemek gerekecek! Bir tür yeni kadercilik.

DNA’nın çift sarmal yapısını bulan genetikçilerden ve dünyadaki en büyük projelerden biri olan İnsan Genomu Projesi’nin eski başkanlarından James D. Watson, şöyle demektedir: “Önce kaderlerimizin yıldızlara bağlı olduğunu düşünüyorduk. Oysa şimdi biliyoruz ki büyük ölçüde genlerimize bağlıdır.”

Yeni bir mistisizm.  Yüz yıllarca önce ”yıldız”, şimdi ise “gen”.
‘Yıldız’ diyen, ‘gen’ diyen ‘insan’ nerde?  YOK!

Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, sosyobiyolojinin dünyasında, kendi eylemiyle gittikçe daha bağlantılı ve bütünsel kıldığı bu dünyanın insanına yer yok.

Geçmişi, şimdiyi kuran ve özellikle geleceği düşleyebilen insanın bütün gücüne karşı büyük bir inançsızlığı yayıyor sosyobiyoloji.

Bundan daha ala bir ideoloji olabilir mi?


Kaynakça

Canbeyli, Reşit. 1985 “Sosyobiyoloji: Sosyal Bilimlere Biyolojik Bir Temel Kazandırma Konusunda Tartışmalı Bir Girişim”, İktisat Dergisi, sayı:251, s: 3-8.

Lewontin, R. D. 1994    DNA Doktrini-İdeoloji Olarak Biyoloji (çev: Melike Çakırer), İstanbul: Bilim Kitaplığı.

Özlem, Doğan. 1998    Bilim, Tarih ve Yorum, İstabul: İnkılap

Şenel, Alaeddin. 1993    Irk ve Irkçılık Düşüncesi, Ankara: Bilim ve Sanat Yayınları.

------------------- 1985    “Sosyobiyoloji: Yeni Bir Bilim Mi?”, İktisat Dergisi, s: 251, s: 19-33.

Yıldız, Kemal. 1999    “Biyolojik ve Genetik Bir Şarlatanlık Örneği: Sosyobiyoloji”, Özgürlük Dünyası, s: 95, s:32-47.

YAZARIN ÖNCEKİ YAZILARI

İlgili ED Haberleri