02 Haziran 2010, Çarşamba

Kılıçdaroğlu ile gelen

KEREM ÖZKURT

Siyaset bilimi ile az çok uğraşan herkesin siyaset ile ilgili ilk öğrendiği şey, kesin konuşmamak, kendini ucu açık cümlelere bırakmaktır. Geçtiğimiz ay içinde CHP’deki gelişmeler siyasetin bu en temel prensibini bir kez daha doğruladı. Kemal Kılıçdaroğlu’nun başkanlığının Türk siyasi hayatına ve tabi ki CHP’ye nasıl bir etkisi olacağını söylemek için müneccim olmak gerek; ama biz kahve falını başkalarına bırakıp elimizdekilerle nereye doğru yola alabileceğimizi düşünelim.

Öncelikle belirtelim Kılıçdaroğlu’nun seçilmesi ve kongrede kullandığı dil CHP’in son 10 yılda kullandığı siyaset yapma biçiminin kökten değiştiğini gösteriyor. Laikliğe atıfın azalması bir yana, asıl değişim CHP’nin artık iktidar için politika yapan bir parti haline dönüşmesi. Laiklik ve Cumhuriyet bekçiliği söylemi savunmacı bir yaklaşımken,  yeni söylem daha kızgın, daha hırslı… CHP de artık iktidar olmak istiyor; bir siyasi partiden beklenmesi gereken de bu değil midir zaten…

Diğer bir değişikliğin CHP’nin, içindeki “H”yi hatırlaması olarak söyleniyor ama buna muhalefet şerhi koymadan edemeyeceğim. Zira CHP’nin “halka inmesini” engelleyen Baykal ya da üst yönetim değildi. Kılıçdaroğlu’na desteklerini açıklayan taşra teşkilatları şu ana kadar halkla çok iç içeydi de, Baykal mı tabandan gelen seslere kulağını tıkıyordu? Kandırmayalım kendimizi, CHP’nin halkla temas kanalları çok uzun zamandır kapalı. Açılması için de birkaç yöneticinin değişmesi işi çözmeyecektir…

Kılıçdaroğlu’nun kendisinin bile “halk”a ne kadar “ineceği” soru işareti; çünkü Kılıçdaroğlu 70’lerin Karaoğlan’ından çok 90’ların laik Ecevit’ini andırıyor. Ben kendi adıma Kılıçdaroğlu’ndan illa “halk adamı” portresi de çizmesini beklemiyorum; siyaset nereden geldiğinle değil, neler yapmak istediğinle ölçülmesi gereken bir uğraştır gibime geliyor. Kim halktan geliyor, kim daha “halkça” konuşuyor diye sidik yarışına girmek, zaten tam da bu yüzden daralmış siyaset alanını iyice daraltmak olur.

Son olarak Kılıçdaroğlu’nun ağzında yuvarladığı Kürt meselesi elinde her an patlayabilecek bir el bombası gibi duruyor. Kılıçdaroğlu bu meseleye yaklaşımını belirginleştirmediği sürece geniş bir kesime seslenebileceğini düşünüyor olmalı. Oysa Kürt meselesi çok uzun bir süredir Türk siyasi hayatının turnusol kâğıdı gibi. Dikkat edelim; AKP’nin içinde bir grup, (kendi partisi de bizzat kapatılma tehlikesi atlatmasına rağmen) sırf Kürt kökenli partilerin kapatılmasına açık kapı bırakmak amacıyla parti kapatılmasını zorlaştıran Anayasa değişikliğine ret oyu verdi. Böyle bir ortamda ekonomik sorunları çözerek bu meselenin kaçta kaçını halledebiliriz? Belki 30 sene önce ekonomik kalkınma ile bu talepleri karşılayabilirdiniz; ama yirmi birinci asrın dünyasında etnik kimlikler ile ilgili talepleri dikkate almadan siyaset yapmaya çalışmak nerdeyse imkânsız...

Şimdilik bekleyip göreceğiz bu yol bizi nereye götürecek; ama kimse eski tas eski hamam diye hevese kapılmasın. Bir şeyler çoktan değişti ve daha da değişecek; siyaset devamlı değişen dinamik bir yaratık çünkü...