21 Haziran 2010, Pazartesi

Kürt sorununda kopuşa doğru

ALİ ŞİMŞEK arsim2008@gmail.com

Bölgeden peş peşe gelen çatışma ve ölüm haberleri onlarca yoksul ocağa ateş düşürüyor.

Öte yandan haberlere eşlik eden karşılıklı açıklamalar, Kürt sorununda tehlikeli bir kopuşa doğru gidildiğini gösteriyor.

Bir süre önce “demokratik açılım”, ”milli birlik ve bütünlük projesi”, ”güzel şeyler olacak” diye adlandırılıp uygulamaya konan devlet politikaları iflas etmiştir. Bu politikaların başarısızlığa uğramasının temel nedeni Kürt halkının ulusal uyanış düzeyi; eşitlik ve özgürlük talepleri konusunda gösterdiği kararlılıktır.

Her şeyden önce “açılım” diye uygulamaya konan politikalar AKP’nin değil, devletin politikalarıydı. Başta MGK ve MİT olmak üzere, devlet organlarınca olgunlaştırılıp onaylanan politikalardı. ABD emperyalizminin bölgedeki çıkar ve hesapları ile de doğrudan bağlantılı olan “açılım” politikası özünde Kürt siyasi hareketini tasfiyeyi amaçlıyordu. ABD, bölgeden askerini çekmeyi planlarken, oluşturmaya çalıştığı denge ve düzeni riske edecek pürüz istemiyordu. Bilindiği gibi Türk ve ABD’li yetkililer uzun bir süreç boyunca meseleye ilişkin ortak çalışmalar yaptılar, karşılıklı “terör koordinatörleri” atandı. ABD’nin onay ve desteğinde sınır ötesi harekâtlar yapıldı. Bu adımların devamı olan “açılım” ile hedeflenen, bir dizi aldatıcı söylem ve uygulama temelinde Kürt halkını umut ve beklenti içine sokarak, Kürt siyasi dinamiklerini önce tecrit sonra da tasfiye etmekti. Böylece bölgede, özelliklede ABD çıkarları açısından ciddi sıkıntılara yol açmadan Kürt sorunu yönetilebilecek düzeyde tutulabilecekti. Ancak Kandil ve Maxmur kamplarından gelen barış elçilerinin yüz binlerce Kürt tarafından karşılanıp sahiplenilmesi tüm bu hesapları alt üst etti.

Aldatma ve tasfiye politikalarının daha başında akamete uğrayan egemen güçler Kürt halkının direncini kırmak amacıyla saldırıya geçtiler. Yoğun bir propaganda ve “açılım toplantıları” illüzyonu eşliğinde DTP suçlanarak marjinalleştirilmek istendi, başarılamayınca kapatıldı. Binlerce seçilmiş belediye yöneticisi ve yerel politikacı “KCK operasyonu” adı altında tutuklanarak cezaevlerine dolduruldu. 4000 Kürt çocuğu polise taş atma bahanesiyle terör suçuyla cezaevine kondu. Bir nevi çocukları rehin alınarak ailelerin en zayıf yerinden vurulup boyun eğdirilmek istendi. Batı illerinde şovenizm körüklenerek, Türk ve Kürt kökenli halk karşı karşıya getirilerek baskılar daha da boyutlandırıldı.

İşte “açılım” diye yutturulmaya çalışılan politikaların özü budur. Gerisi, sade Kürt insanın gördüğünü dahi görememek, politik körlük veya hükümsüzlüğün etkisiyle boş lafazanlıktan ibarettir.

Kürt sorununda inkâr ve bastırma politikalarının ağır bedelleri Türk, Kürt yoksul emekçilere ödetildi/ödetilmeye devam ediliyor. Ancak gelinen noktada bu politikalar iki halk arasında zehirli düşmanlık tohumlarının boy vermesine, Kürt halkının aşağılanma, eşitsizlik ve baskılar karşısında bir arada yaşama isteğinin ciddi şekilde zayıflamasına yol açtığı görülmektedir.

Kürt sorunun kalıcı çözümü, iki halkın özgür iradesi ile eşit ve gönüllü birliğinde yatmaktadır. Ama ne yazık ki mevcut dünya konjonktürü, egemen sınıfların dayattığı ulusal baskı ve eşitsizlik politikalarını reddetmesi gereken işçi ve emekçilerin bilinç ve örgütlülük düzeyi sorunun daha fazla acı, gözyaşı ve kayıba yol açmadan çözülmesini zorlaştırmaktadır.

Sonuç olarak, sorunun sağlıklı ve kalıcı çözümünü gerici egemen sınıfların niyet ve samimiyetinde aramakla sadece onların değirmenine su taşındığı bilinmelidir. Tam tersine bu anlamda bir çözümün, hatta bir dizi demokratik kazanım ve iyileştirmenin de işçi-emekçi ve ezilen halk kesimlerin aydınlanması ve soruna kendi sınıf çıkar ve bilinçleriyle el koymalarından geçtiği görülmek zorundadır.