04 Temmuz 2010, Pazar

TEKEL direnişi ve deneyimleri üzerine

ORHAN DURUEL orhanduruel@gmail.com

Ankara’da 78 gün süren 12 bin Tekel işçisinin direnişi üzerine birçok makale ve kitap yazıldı/yazılacak. Belgeseller çekildi, yeni çekilecek filmlere de konu olacak. Çünkü direniş bu ilgiyi fazlası ile hak etti.

Bu yazımızda direnişin temel yanları ve en kritik anlarında neler olduğunu. Bu kritik anlarda direnişçiler, işçi sınıfı, sendikacılar, sermaye ve hükümeti, gençlik, siyasi gruplar(taraflar) hangi tutumları aldılar onun üzerinde duracağız. İşin bu yanıyla ilgili deneyimleri paylaşmak bugün devam etmekte olan ve yaygınlaşma eğilimi gösteren işçi direniş ve mücadeleleri için yararlı olacaktır.

Direniş öncesine dair birkaç temel saptama yapmak gerekirse:

Birincisi; Kurulduğu 1883 yılından beri TEKEL işletmeleri ülkemiz işçi sınıfı hareketinde önemli bir yere sahiptir. TEKEL işçileri 2006-2007 yıllarında Fabrikalarının kapatılması ve satılmasına karşı Adana, Tokat, Bitlis Malatya vb birçok ilde miting, yürüyüş ve fabrika işgalleri gerçekleştirmişlerse de fabrikaların satılmasını durduramamışlardı.

İkincisi; Ankara TEKEL direnişini gerçekleştiren işçiler son bir yıldır üretimden(fabrikaları satılarak) koparılmış tütün depolarında beklemekte idiler. Dolayısıyla İşçi sınıfının en önemli silahı olan üretimden gelen güçlerinden büyük ölçüde yoksundular. Ve 4C kapsamına alınarak adeta işsiz bırakılacaklardı.

Üçüncüsü; Tek Gıda-İş dâhil tüm sendikalar, sınıf yararına gayret gösteren siyasi oluşumlar ve hükümet TEKEL işçilerinin böyle direngen bir mücadeleye gireceklerini öngörmedikleri için buna yönelik bir hazırlıkları da yoktu.

VE TEKEL İŞÇİLERİ ANKARA’DA


Ülkenin dört bir yanından Ankara ya “Güvenceli İş” talebiyle gelen binlerce Tekel işçisi polisin tüm engellemelerine rağmen 15 Aralık 2009 günü AKP genel merkezi önünde toplandılar. Ankara’nın soğuk kış koşullarına rağmen işçiler geceyi burada geçirdiler. Polisin yer yer tazyikli su ve gazlı müdahalelerine işçiler “Ölmek var dönmek yok” sloganlarıyla karşılık verdiler. Talep netti, kadrolu işçi olarak diğer devlet kurumlarında çalışmak istiyorlardı. TEKEL direnişi, ilk günden itibaren işçi-emekçilerin ve basının ilgi odağı oldu. Polis 17 Aralıktan itibaren işçileri AKP önünden Abdi İpekçi parkına sürerek izole edeceğini ve direnişi burada bitireceğini sandı. Tekel işçilerine destek ve ilgi giderek artıyordu.18 Aralıkta polis vahşice işçilere saldırdı onlarca işçi yaralandı. Ancak işçiler ölümüne direndiler. Bu direnişin önemli, kritik anlarından biriydi. Polisin aşırı derecede gaz kullanması işçilerin dağılmasına neden olsa da işçilerden bir kaçı Ankara da en iyi bildikleri adres olan Türk-İş binasının önüne gittiler ve birbirlerini bulabilmek için burayı buluşma yeri olarak verdiler. Dağılan işçiler burada toplandılar. Bu önceden planlanan bir şey değildi. “ Ölmek var dönmek yok” sloganı polis saldırısı karşısında gerçek anlamını buldu ve işçiler ölümüne direneceğini bir kez daha dosta ve düşmana ilan ettiler.

DİRENİŞ TÜRK-İŞ ÖNÜNE TAŞINDI


Ve direniş Türk-İş’in önüne taşınmıştı. Türk-İş yönetimi bu durumdan hiçte memnun olmamıştı; hatta başlangıçta bunun geçici bir durum olacağını umsalar da böyle olmadı. Başta başbakan olmak üzere hükümet sözcüleri işçileri aşağılar nitelikte açıklamalar yapıyor ‘yetimin hakkını Tekel işçilerine yedirmeyeceğini’ iddia edecek kadar ileri gidiyordu. İşçiler ve halk bu duruma öfke duyuyor, hükümete yönelik tepkiler artıyordu. İşçiler işin giderek ciddileştiğini, haklarını almak için daha çetin ve uzun bir mücadeleye hazırlanmaları gerektiğini sezmeye başladılar. İşçilerin Türk-İş önündeki kararlı bekleyişi Türk-İş yönetiminin Tekel işçilerine destek vermek için 17 Ocak’ta Ankara da merkezi bir miting kararı almasını sağladı. Tekel işçileri de Türk iş önündeki bekleyişleri esnasında yağmur ve kardan korunmak için önce saatlik, günlük naylonlar kullandılar. Bu hızla çadırların kurulmasına sonrada direnişin uzun süreceği anlaşıldığında da esnafın, halkın, Ankara emekçilerinin ortak katkılarıyla meşhur TEKEL direniş çadırları kuruldu.

DİRENİŞ HALK HAREKETİNE, DİRENİŞ ÇADIRLARI KOMÜN YAŞAMINA DÖNÜŞÜYOR


Ülkenin dört bir yanında destek eylemleri sürerken binlerce genç, işçi, emekçi Ankara ya gelerek TEKEL işçileriyle buluştular. Gençler günlerce işçilerle birlikte çadırlarda kaldılar. Kızılay ve çevresinde çalışan emekçiler her gün öğlen arası ve akşamları mutlaka direniş yerini ziyaret ediyorlardı. Sermayenin temsilcileri hariç toplumun her kesimi işçilere çeşitli biçimlerde destek veriyordu. KESK e bağlı sendikalar başta olmak üzere birçok sendika, binalarını ve diğer imkânlarını Tekel işçilerinin hizmetine açtılar.  Birçok emekli maaşını alınca direniş çadırlarına koşup bir şeyler almıştır. İnsanlar elerinde yemek tencereleriyle direniş çadırlarına adeta akın ediyorlardı. Halk işçilerin barınma beslenme ihtiyaçlarını karşılamak için birbiriyle yarışıyordu. Tekel işçileri emekçilerin ve halkın getirdiği tüm imkânları yine ihtiyacı olan insanlarla paylaşıyorlardı. Dilenciler, sokakta yaşayanlar, Ankara ya hastasını getirmiş yoksul insanlar vb direniş çadırlarını barınma yeri olarak kullanıyorlardı. Bu tutum ancak işçi sınıfının gösterebileceği bir tutumdu.

GENEL GREV GENEL DİRENİŞ ÇAĞRISI SAFLARI VE GÖREVLERİ NETLEŞTİRİYOR


17 Ocak mitingine doğru işçiler  “Genel grev genel direniş”   sloganını daha yüksek sesle haykırmaya başladılar. Türk-İş yönetiminin savsaklayıcı tutumuna rağmen 17 Ocak’ta 100 bini aşkın işçi Ankara’da buluştu ve son yılların en kitlesel ve coşkulu mitingi gerçekleştirildi diyebiliriz. İşçilerin büyük çoğunluğu Sendika yönetimlerini zorlayarak gelmişlerdi. Alanda işçilerle konuştuğumuzda, “Tekel işçisi kazanmak zorunda, Tekel kaybederse hepimiz kaybederiz ve Türk-İş diye bir şeyde kalmaz” cevabını alıyorduk. Bu birçok işçinin ortak duygusu idi. Ancak Sendika bürokrasisi öyle düşünmüyordu, iş giderek ciddileşiyordu ve saflarda belirginleşmek zorundaydı. Mustafa Kumlu kürsüye çıktı ve nerdeyse Tekel işçilerinden hiç bahsetmeden bir konuşma yapmaya başladı. Durumu anlayan Tekel işçileri kürsüyü işgal ettiler, Mustafa Kumlu alanı terk etti ve mitingin Temel sloganı “Genel grev genel direniş” oldu. Tek gıda iş yöneticileri de işçilerin öfkesini dindiremediler. Başta tekel işçileri olmak üzere binlerce işçi “Genel grev genel direniş”, “Ölmek var dönmek yok” sloganlarıyla Türk-İş önüne yürüdü. Bir grup işçi Türk- İş’e girerek başkanlık katını geçici bir süreliğine işgal etti. Talep netti, Türk- İş derhal Genel grev kararı almalıydı. Artık direniş Tekel işçilerinin direnişi olmaktan çıkmıştı, başta işçi sınıfı olmak üzere tüm emekçilerin güvenceli iş talebi haline gelmişti. Bu talebi sermaye ve hükümete kabul ettirmek ancak ciddi ve örgütlü bir önderlik, planlı ve dişe diş bir mücadele gerektiriyordu.

Direnişin bundan sonra iki önemli şiarı vardı; “Ölmek var dönmek yok”, bu sloganın muhatabı Tekel işçileriydi. Tekel işçileri bu slogana direnişin sonuna kadar sadık kalacaklardı. “Genel grev genel direniş” sloganının muhatapları ise sendikalar ve önderlik iddiasında olanlardı. Bunu onların örgütlemesi gerekiyordu. Ve tekel işçileri 17 Ocak mitinginde bu görevi muhataplarına olanca kararlılığıyla tebliğ ettiler.

17 Ocak akşamından itibaren birkaçı hariç Türk-İş yöneticileri Tekel direnişinden uzak durmayı tercih ettiler. Mustafa Türkel ve Tek Gıda-İş yönetimi ise başlangıçta Genel grevin örgütlenmesi için uğraşsalar da Türk İş Yönetiminin açık şekilde hükümetin yanında yer almasından sonra “Gandi tarzı” direnmeyi esas aldıklarını ilan ederek işçileri ölüm orucu ve benzeri eylem biçimlerine zorladılar. İşçiler bu eylem biçimlerine rağbet etmedi,  çok az sayıda işçi açlık grevine katıldı.

İşçiler mücadelenin çetinleştiğini, el yordamıyla yürütülemeyeceğini anladılar. İnisiyatif almak için işçi önderleri komiteler kurmak istedilerse de Mustafa Türkel her seferinde işçilerin bu girişimlerini engelledi. Son günlerde de komite kurmak isteyenleri açıktan tehdit ederek onlarla yollarını ayıracaklarını ilan etti. Tekel direnişinin başta işçi sınıfı olmak üzere gençlik ve emekçiler üzerinde yarattığı mücadele birliği ve direniş ruhu genel grev ve genel direnişi örgütleme imkânlarını fazlasıyla sunuyordu. İşçi sınıfının bu kararlı tutumu, sendika bürokrasisinin istemese de 4 Şubat ve 26 Mayıs için genel grev kararı almasını sağladı. İşçi ve emekçiler görevlerini büyük ölçüde yerine getirmişlerdi. Bundan sonra görev büyük ölçüde sınıfa önderlik etme iddiasında olanlarındı.4 Şubat genel grevi o günün canlı atmosferi ve bir kısım sendikacının çabalarıyla kısmen hayata geçirilmiş olsa da direnişin önünü açmaya yeterli olmadı.

26 Mayıs ise tam bir fiyasko oldu; bu fiyasko aslında 1 Mayıs 2010 çalışma ve kutlamalarında işaretini vermişti. Özellikle İstanbul Taksim meydanının kutlamalara açılmasıyla doğan atmosfer içinde gerçekleşen 1 Mayıs kutlamalarının zayıflığı görülmek istenmedi. Hâlbuki resmi bayram olması ve Taksim alanın kutlamalara açılmış olmasına rağmen işçi katılımının düşük olması, alanda taleplere ve 26 Mayıs Genel grev kararına vurgunun alt seviyede kalması dikkat çekiciydi. Ancak Taksim atmosferinin büyüsüne kapılmış, sol-özlemli katılımı yere göğe sığdırmayanlar 26 Mayıs fiyaskosunu da izah edemezlerdi.

TEKEL direnişi boyunca sınıfın siyasi örgütleri olduklarını iddia eden bir bölüm politik yapı, çadır kurarak işçilere yemek çay vb hizmetlerde, sendikalarla, derneklerle ve halkla yarışma içine girdiler. Bu tutumu geri olarak tanımlayanlar ise Tekel İşçileri için semt ve mahallelerde destek kampanyaları örgütlemeye çalıştılar. Hâlbuki sıradan halk tekel işçilerinin bu ihtiyacını görmüştü ve bunu en iyi biçimde yapıyordu zaten. Yapılması gereken de netti; başta büyük işletmeler olmak üzere tüm iş yerlerinde genel grevin-genel direnişin örgütlenmesi ve mücadelenin bu hatta ilerletilmesi buna önderlik edilmesiydi. İşçi sınıfının yarattığı tüm imkânlar onun bu günkü mücadelesinin hizmetine sunulabildiği oranda direniş ilerleyebilecekti.

Bugün direnişin böyle sonuçlanmasının tek sorumlusu olarak sendika bürokrasisini görmek, en hafif deyimle izaha muhtaç bir durumdur.

Yazımızı bitirirken bir kez daha vurgulamalıyız ki; TEKEL direnişi başka birçok yönüyle deneyimlerinden faydalanma imkânları sunan bir direniştir. Emek Dünyası’nda konu diğer yönleriyle de incelenmeye devam edilecektir.

Biliyoruz ki geriden gelenler kendinden öncekilerin deneyim ve birikimlerinden doğru bir şekilde faydalanabildikleri ölçüde ilerleyebilirler.