30 Nisan 2010, Cuma

1 Mayıs’ın tarihi

İşçi sınıfının çalışma ve yaşam koşulları 1873-1878 arasında yaşanan Büyük Depresyon sırasında daha da kötüleşmişti. Bu dönemde milyonlarca kişi yıllar boyu işsiz kalmış, işini yitirmeyenlerin ise gerçek ücretleri ortalama % 25 oranında düşmüştü. İşte 19. yüzyılın 80’li yıllarına böyle giriyordu ABD işçi sınıfı...

İşçi sınıfının çalışma ve yaşam koşulları 1873-1878 arasında yaşanan Büyük Depresyon sırasında daha da kötüleşmişti. Bu dönemde milyonlarca kişi yıllar boyu işsiz kalmış, işini yitirmeyenlerin ise gerçek ücretleri ortalama % 25 oranında düşmüştü. İşte 19. yüzyılın 80’li yıllarına böyle giriyordu ABD işçi sınıfı...

Bu yıllar aynı zamanda ABD işçi sınıfı hareketinin dev adımlarla geliştiği bir dönem oldu. O yıllardaki iki ana işçi örgütünden birinin üye sayısındaki baş döndürücü gelişme bunun en iyi göstergesiydi: Knights of Labor (Emek Şövalyeleri) adıyla bilinen bu örgütün üye sayısı 1878’de 10,000 dolayındayken, 1885’e varıldığında 110,000’ni buluyordu. 1886’nın kendisi ise çok özel bir yıldı: örgütün üye sayısı birdenbire 700,000’ne fırlıyordu.

Noble and Holy Order of Knights of Labour (Soylu ve Kutsal Emek Şövalyeleri) 1869 yılında, New York ve Şikago’dan sonra Amerika’nın en önemli sanayi merkezlerinden biri olan Filedelfiya’da, gizli bir örgüt olarak dikimevleri işçileri tarafından kurulmuştu...

“SEKİZ SAAT ÇALIŞMA, SEKİZ SAAT DİNLENME, SEKİZ SAAT CANIMIZ NE İSTERSE!”


Amerikan işçi hareketi 1884’den 1886’nın Mayıs ayına dek bütün toplantılarda, bütün yürüyüşlerde bu sloganı seslendirdi hep bir ağızdan. Sonuç büyük bir başarı oldu: 1 Mayıs 1886 günü ülke çapında 350,000 işçi greve gitti, buna ek olarak on binlerce işçi de, greve gitmelerine gerek kalmadan 8 saat hakkını kazandı. Greve çıkanlardan 200,000’ni de 1 Mayıs’ı izleyen günlerde bu hakkı elde etti. Sermaye büyük bir yenilgiye uğramıştı. Mutlaka bir şeyler yapılması gerekiyordu. Bu “bir şeyler” Şikago’nun payına düşecekti.

8 saat seferberliği ABD’nin en büyük sanayi kentlerinden biri olan Şikago’da özel olarak canlı olacaktı. Şikago’nun özellikle mücadeleci bir geleneği vardı: neredeyse ABD işçi hareketinin öncüsü konumunu kazanmıştı. İşçi hareketinin bu canlılığına karşılık, Şikago polisi de işçi hareketlerine karşı amansız tavrı ile ünlenmişti. Polislerin büyük bölümünün resmi maaşları dışında Şikago’nun sermayedarlarından para aldığı da yaygın olarak biliniyordu. Sermayedarlar ayrıca özel milisler besliyor, özel dedektifler kiralıyorlardı.

1 Mayıs öncesinde Pazar günü yapılan mitinge 25,000 kişi katılıyordu Şikago’da. 1 Mayıs’ın kendisi ise bu kentte genel grev boyutlarına ulaşacak, 80,000 işçi greve çıktı.

3 Mayıs günü, daha önce lokavta gitmiş olan McCormick Harvester şirketinin işçileri, üç yüz grev kırıcının polis koruması altında çalıştırılmasına karşı bir protesto gösterisi düzenlediler. Polis hiçbir uyarıda bulunmadan silahsız işçilere ateş açtı ve 6 işçiyi öldürdü.

Ama asıl trajedi 4 Mayıs günü Samanpazarı Meydanı’nda yaşandı. Polisin bir gün önceki vahşetini protesto için düzenlenen mitinge 3,000 kişi katıldı. Mitingde işçi hareketinin üç önderi, Albert Parsons, August Spies ve Samuel Fielden konuşacaktı. Parsons ve Spies konuşmalarını bitirdiler ve meydan ayrıldılar. Fielden’ın konuşması sırasında aralıksız yağan yağmur nedeniyle meydanda sadece birkaç yüz kişi kalmıştı. Gözlemci olarak şahsen miting meydanında bulunan Belediye Başkanı da kalabalığın sakin bir şekilde dağılmakta olduğunu görünce meydandan ayrılıyor, yakındaki polis karakoluna giderek toplantının olaysız sona erdiğini bildiriyor, özel olarak hazır tutulmakta olan polis birliğinin dağıtılmasını emrediyordu. (Anglo-Sakson geleneğinde polis belediyeye bağlı olarak çalışır.)

Ne var ki, Belediye Başkanı karakoldan ayrılır ayrılmaz, “copçu” lâkabıyla tanınan Komiser Bonfield yönetimindeki bir polis birliği Samanpazarı Meydanı’na çıkartma yapacak ve toplantının dağılmasını emredecekti. O sırada konuşmasını bitirmekte olan Fielden izinli ve olaysız bir toplantının dağıtılamayacağını söyleyerek itiraz ederken, kalabalığın içinden polisin üzerine bir bomba atıldı. Bir polis memuru derhal öldü, beşi ise sonradan yaşamlarını yitirecek kadar ağır yaralanıyordu. Polis bunun üzerine kalabalığa ateş açarak yaklaşık 10 göstericiyi öldürdü.

Bu trajik olayı Amerikan adli tarihinin yüz kızartıcı davalarından biri izledi. Bombayı atan kişiyi bulamayan Şikago polisi, bir insan avı düzenledi ve yüzlerce işçiyi tutukladı. Ardından da toplantıda konuşan 3 kişiyi ve 5 işçi önderini (yani toplam 8 kişiyi) hedef olarak seçti. Bu kişiler 4 Mayıs günü Samanpazarı’nda ölen polis memurunu katletme suçundan yargılandılar ve her yönüyle usulsüz olan bir davanın sonunda, ortada hiçbir suç kanıtı yokken, yedisi idama, biri ise 15 yıla mahkum edildi. Bomba atıldığında sanıklardan yedisinin meydanda olmadığı herkes tarafından biliniyordu. Orada bulunan tek sanık Fielden ise konuşma yapıyordu. Dolayısıyla bombayı atmış olamazdı. Konuşmacıların kitleyi şiddete teşvik ettiğine dair hiçbir kanıt olmadığı gibi Belediye Başkanı dahil birçok tanık aksini belirtiyordu. Bu 8 kişi sadece işçi hareketinin önderleri oldukları için suçlanıyorlardı aslında.

ABD hakim sınıfları ve devleti bütün işçi hareketine bir gözdağı vermek için bu işçi önderlerini her ne olursa olsun idam etmeye kararlıydı. Şikago’nun önemli gazetesi Mail daha 1 Mayıs günü, yani olaydan üç gün önce, Parsons ve Spies’in adını vererek şu satırları yayınlamıştı:

“Bugün gözleriniz onların üzerinde olsun. Gözden kaçırmayın onları. Eğer herhangi bir olay çıkarsa, onları bir örnek haline getirin.”

Öte yandan, dava devam ederken, Şikago’lu bir işadamının özel bir konuşmada şunları söylediği daha sonra tanıklar tarafından bildirilecekti:

“Hayır, bu insanların herhangi bir cürümden suçlu olduklarını düşünmüyorum. Ama asılmalılar. (...) bence işçi hareketi ezilmelidir! Eğer bu adamlar asılırsa, Emeğin Şövalyeleri bir daha huzursuzluk yaratmaya hiç cesaret edemeyecektir.”

Böylece, idama mahkum edilen yedi kişiden sadece ikisinin cezası Eyalet Valisi tarafından yaşam boyu hapse çevrilecek, biri intihar edecek, geri kalan dördü ise 1887 Kasım’ında idam edildi.

Bombayı kimin attığı hiçbir zaman kesin olarak anlaşılamadı. Ancak, Şikago polisinin ortalığı karıştırmak amacıyla sahte “anarşist” örgütler imal etme türünden taktiklere başvurduğu yolunda polisin içinden tanıklıklar vardı. Bu tip yöntemlerle çalışan Şikago polisinin bir ajan provokatör kullanmış olmaması için hiçbir neden yoktu. Nitekim daha sonra bütün kuşkular Rudolph Schnaubelt adlı bir ajan üzerinde toplandı. Bu kişi olaydan sonra polis tarafında kuşku üzerine iki kez tutuklanmış ama her ikisinde de “nedense” serbest bırakılmış ve sonunda Meksika’ya kaçmıştı.

1893 yılında Illinois Eyaleti’nin yeni valisi Altgeld, dosya üzerinde altı ay çalıştıktan sonra, “sanıkların hiçbir suçunun sabit olmadığını” açıkladığı bir af kararıyla hayatta bulunan üç sanığı salıverecekti. Bu kararla birlikte, yaşamını yitirmiş olan beş işçi önderinin hukuk dışı yöntemlerle öldürülmüş olduğu da resmen saptanmış oluyordu.

Samanpazarı olayının derinde yatan anlamı, 1880’li yıllar boyunca yükselen, 1886’da ise doruğuna ulaşan işçi seferberliğinin durdurulmasına ve işçi örgütlerinin zayıflatılmasına yönelik sinsi bir taktik oluşuydu. Nitekim, bu olayın yarattığı bozgun havası içinde, 1 Mayısta sekiz saat hakkını kazanan işçilerin büyük çoğunluğu bu hakkı kısa süre içinde yitirecekti. Şikago davası sırasında yönetimi sanıklara karşı en ufak bir dayanışma göstermeyen Emeğin Şövalyeleri örgütü ise bir süre sonra dağıtılacaktı.

1893 yılında Illinois Eyaleti’nin yeni valisi Altgeld, dosya üzerinde altı ay çalıştıktan sonra, “sanıkların hiçbir suçunun sabit olmadığını” açıkladığı bir af kararıyla hayatta bulunan üç sanığı salıverecekti. Bu kararla birlikte, yaşamını yitirmiş olan beş işçi önderinin hukuk dışı yöntemlerle öldürülmüş olduğu da resmen saptanmış oluyordu.

Samanpazarı olayının derinde yatan anlamı, 1880’li yıllar boyunca yükselen, 1886’da ise doruğuna ulaşan işçi seferberliğinin durdurulmasına ve işçi örgütlerinin zayıflatılmasına yönelik sinsi bir taktik oluşuydu. Nitekim, bu olayın yarattığı bozgun havası içinde, 1 Mayısta sekiz saat hakkını kazanan işçilerin büyük çoğunluğu bu hakkı kısa süre içinde yitirecekti. Şikago davası sırasında yönetimi sanıklara karşı en ufak bir dayanışma göstermeyen Emeğin Şövalyeleri örgütü ise bir süre sonra dağıtılacaktı. Anlarının isimlerini hiçbir zaman unutmamıştır: Albert Persons, August Spies, George Engel, Adolph Fischer ve Louis Lingg.

Vali Altgeld’in affından sonra Şikago’da bu insanların anısına bir anıt dikildi.

25 Haziran 1893'te Şikago sokaklarındaki yürüyüşten sonra, sekiz bin kişinin katılımıyla Waldheim Mezarlığı'ndaki Samanpazarı Şehitleri Anıtı açıldı. Anıt heykeltıraş Albert Weiner tarafından yapılmıştı ve yere düşmüş bir işçinin başının üzerine defneden bir çelenk koyan bir kadının temsil ettiği adaleti anlatıyordu.

TÜRKİYE’DE 1 MAYIS

Türkiye işçi hareketinin tarihi, İngiltere’de ve Amerika’da olduğu gibi, sanayileşmeyle birlikte başlar. Bu tarih 20’nci yüzyıl başlarına dayanmaktadır. Ülkemizde ilk 1 Mayıs 1905 yılında İzmir Basmane’de kutlanmıştır.

Osmanlı İmparatorluğu zamanında, II. Meşrutiyet’in (1908 yılında) ilanıyla işçi hareketlerinde önemli gelişmeler yaşandı. Ardı ardına yaşanan grevler işçi sınıfının haklarını almadaki kararlılığını gösteriyordu. İşçiler yeni örgütlenmelerle bir araya gelerek, çalışma ve yaşam koşullarını iyileştirmeyi amaçladır. Bugün Yunanistan ve Bulgaristan sınırları içinde kalan bir kaç şehir, Osmanlı Devleti döneminde ilk işçi hareketinin doğduğu şehirlerdir.

Osmanlı İmparatorluğu’nda ilk 1 Mayıs kutlaması 1909 yılında Üsküp’te gerçekleştirildi. Üsküp’te yapılan bu kutlama tam da 1 Mayıs’ın anlamına yakışır bir içeriğe sahipti: Bulgar, Sırp ye Türk kökenli 100’ün üzerinde işçi, ellerinde bayraklarla yürüyüş yaptı ve taleplerini haykırdı. Bulgar sosyal demokratları, Selanik’te bir bildiri dağıtarak, seçme ve seçilme hakkının tanınmasını, işçilerin haklarını düzenleyecek yasaların çıkarılmasını, grev mevzuatının genişletilmesini istedi.

1 Mayıs 1909’dan itibaren İstanbul’da, Selanik’te, Üsküp’te ve birçok büyük kentte kutlandı.

1910’da 1 Mayıs, başta Selanik olmak üzere birkaç Rumeli kentinde kutlandı.

1911’de yapılan 1 Mayıs gösterileri, döneminin en yaygın ve en kitlesel kutlamaları oldu. Kutlamalar Üsküp, Selanik, İstanbul, Edirne ve bazı Trakya şehirlerinde yapıldı.

1912’de 1 Mayıs, Selanik ve İstanbul’da kutlandı. Selanik’te ise 7000’in üzerinde işçi iş bıraktı, çeşitli konuşmalar yapıldı.

1. Dünya Savaşı’nın yaklaştığı bu dönemde işçi hareketi üzerindeki baskılar arttı. 1913 ve 1914 yıllarında 1 Mayıs kutlamalarının engellenmesi üzerine, gösteriler yapılamadı. 1. Dünya Savaşı yılları boyunca (1914-1918) 1 Mayıs kutlamaları gerçekleştirilemedi.

Mütareke (ateşkes) ve Kurtuluş Savaşı, yıllarında işçi hareketi canlı bir örgütlenme içine girerek grev ve gösterilerle ve kurduğu silahlı çetelerle işgal güçlerine karşı koydu.

1919 yılında İzmir ve İstanbul’da binlerce kişinin katıldığı mitinglerde işgal protesto edildi.

1920 yılında özellikle Karadeniz bölgesinde bir dizi işgal aleyhtarı miting düzenlendi.

1921’de 1 Mayıs işgal güçlerinin tüm yasaklamalarına rağmen İstanbul’da kutlandı. Tramvay, vapur ve bazı fabrikalarda çalışan işçiler iş bıraktı. Kağıthane’de gerçekleştirilen kutlamalarda işçi marşları çalındı. İşçiler o gün içki içmeyi kendilerine yasakladı.

1922’de 1 Mayıs İstanbul, Ankara ve İzmir’de kutlandı. Sultanahmet Meydanı’nda toplanan işçiler Kağıthane’ye yürüdü. O yıl Ankara’da ilk 1 Mayıs kutlaması yapıldı.

1923’de ünlü İzmir İktisat Kongresi’nde 1 Mayıs’ın “Türkiye işçilerinin Bayramı olarak kanunen kabulü” ilkesi benimsendi. Fakat bu karar uygulamaya geçirilemedi.

1923 yılında 1 Mayıs Ankara’da, İzmir ve Adapazarı’nda kutlandı. İzmir İktisat Kongresi’nde belirlenen ilkelerin hayata geçirilmesi istendi. Fakat 1 Mayıs sonrasında işçi hareketine öncülük eden çevrelere yönelik tutuklama operasyonları başlatıldı.

1924’te 1 Mayıs kutlamaları hükümetçe yasaklandı. Buna rağmen İstanbul’da ve Ankara’da yapılan toplantılarla 1 Mayıs kutlandı.

1925’te Doğu’da ve Güney Doğu’da yaşanan olayların ardından 4 Mart’ta Takrir-i Sükûn Kanunu yürürlüğe girdi. Yasayla tüm muhalefet örgütleri ve basın kuruluşları kapatıldı. Yapılan başvuru üzerine 1 Mayıs kutlamalarına izin verildi ancak izinli kutlamanın ardından sendikacılar yargılanıp, 7 ila 15 yıl arasında cezaya çarptırıldı.

1925 yılından sonra 1 Mayıslar gizlilik içinde kutlanmaya başlandı. Her 1 Mayıs yaklaştığında tutuklama kampanyaları başlatıldı. 1 Mayıs’ı çeşitli biçimlerde kutlama girişiminde bulunan işçilere muhtelif baskılar, cezalandırmalar uygulandı. Her şeye rağmen işçi sınıfı ve emek yanlısı güçler 1 Mayısları gizli ya da dolaylı biçimde de olsa kutlamaya devam etti. 1926’da 1 Mayıs gizli olarak kutlandı. 1927 yılında ise Amele Teali Cemiyeti’nin belirli şartlar altında kutlamasına izin verildi.

1927 yılından sonra her 1 Mayıs toplumsal muhalefetin bastırılmaya, ezilmeye veya sindirilmeye çalışıldığı bir gün oldu. 1 Mayıs öncesinde çeşitli muhalif yapılara ve kişilere yönelik polisiye operasyonlar düzenlemek adet haline geldi. 1 Mayıs’ın anarşi ve terörle anılmasını sağlayacak dezenformasyon faaliyetleri yürütüldü. Egemen güçler, bu çabalarında istediği sonuçları elde etti. İşçi sınıfı saflarında bile yakın zamana kadar bu türden eğilimler etkisini gösterdi.

1 Mayıs’ın dolaylı bir şekilde (piknik, kır gezileri, küçük toplantılar, simgesel bazı şeylerin takılması, el, ilanı ve bildiri dağıtılması gibi) hareketlerle kutlanması, geleneği sürdürüldü. 1935 yılında çıkarılan bir kanunla 1 Mayıs “Bahar ve Çiçek Bayramı” adıyla genel tatil günü olarak kabul edildi. 1935’ten 1951 yılına kadar işçilere bugüne ilişkin bir ücret ödenmezken, 1951’de çıkarılan bir yasayla 1 Mayıs’ta işçilere çalışmaksızın yarım yevmiye ödenmeye başlandı. Bu uygulama da 1956’da değiştirilip, işçilere tam ücret verildi.

1940’li ve 1950’li yıllar boyunca 1 Mayısların kutlanmasının yasaklanması devam etti. 1 Mayıs öncesinde gözaltına alma ve tutuklama operasyonları sürdü. Bütün baskı ve tehditlere karşın gelenek yaşıyor, yaşatılıyordu.

27 Mayıs askeri harekatından sonra, 1 Mayıs öncesinde yapılan gözaltına alma ve tutuklama operasyonlarına son verildi. Yine de 1960’li yıllarda kitlesel ve yasal 1 Mayıs kutlamaları yapılamadı.

12 Mart askeri darbesiyle işçi sınıfına ve örgütlenmelerine yoğun baskılar uygulandı. 12 Mart baskı ve şiddet rejimi, etkisini 1973 sonlarına kadar sürdürdü. Bu dönemden sonra Türkiye’de toplumsal muhalefet hızla yükseldi.

Yarım asırlık bir aradan sonra ilk açık 1 Mayıs kutlaması 1975 yılında bir salon toplantısıyla gerçekleştirildi. İstanbul’da Tepebaşı Gazinosu’nda organize edilen bu toplantı yeni bir dönemin habercisi oldu.

1 Mayıs’ın kitlesel düzeyde kutlanması ise 1976 yılında gerçekleşti. DİSK’in düzenlediği yürüyüş ve mitinge Türk-İş üyesi sendikaların yanında bağımsız sendikalar ve çeşitli demokratik kitle örgütleri katıldı. Beşiktaş’tan başlayan yürüyüş Taksim Meydanı’nda yapılan mitingle son buldu. 400 bin kişinin katıldığı bu görkemli 1 Mayıs kutlaması dosta düşmana işçi sınıfının gücünü gösterdi.

1977 1 Mayıs’ı yine DİSK’in düzenlediği yürüyüş ve mitingle kutlandı. Taksim alanını yüz binler doldurdu. Bu kutlamada Türk-İş üyesi sendikalar, bağımsız sendikalar, çeşitli demokratik kitle örgütlenmeleri yer aldı. Türkiye’nin her yerinden Taksim Meydanı’na yığınlar aktı. Kitle hareketinin doruğunu gösteren bu eylem karanlık güçler tarafından provoke edilmeye çalışıldı. Taksim Meydanı’nı gören çeşitli mekanlarda mevzilenen karanlık güçler, kitlenin üzerine yaylım ateşi açtı.

Açılan ateş ve yaşanan panik yüzünden 37 kişi yaşamını yitirdi, yüzlerce kişi yaralandı. Bu kıyımın sorumluları hiçbir zaman ortaya çıkarılmasa bile, aslında bu karanlık güçlerin kimler olduğu bilinmektedir. 1977 tarihe “Kanlı 1 Mayıs” olarak geçti. 1 Mayıs 1977 katliamı yükselen toplumsal muhalefeti boğmak, kitle hareketini parçalamak, Türkiye’yi şiddet ve kaosa sürüklemek amacıyla organize edildi. Bunun 12 Eylül darbesine hazırlığı olduğu yıllar sonra ortaya çıktı.

1 Mayıs 1978, bir önceki yıl çıkan olaylara rağmen hemen hemen aynı yoğunlukta kutlandı. DİSK tarafından düzenlenen yürüyüş ve mitinge yüz binler katıldı. Taksim alanında yığınlar “Yaşasın 1 Mayıs” sloganı atarken, 1 Mayıs 1977 katliamını lanetledi.

1 Mayıs 1979, İstanbul’da Sıkıyönetim Komutanlığı tarafından yasaklandı ve sokağa çıkma yasağı konuldu. Türkiye çapında büyük kutlama İzmir Konak Meydanı’nda yapıldı.


İstanbul’da sokağa çıkma yasağı olmasına rağmen çeşitli siyasi parti üyeleri ve sendikacılar 1 Mayıs’ın meşruluğunu göstermek için sokağa çıktı. Yüzlerce kişi bu meşru eylemden dolayı gözaltına alındı.

1 Mayıs 1980, İstanbul ve İzmir’de yasaklandı. DİSK ve Türk-İş’e üye bazı sendikalar 30 Nisan’da yasaklamayı protesto eylemleri yaptı. DİSK, 1 Mayısı sıkıyönetimin bulunmadığı Mersin’de kutladı.

12 Eylül 1980 askeri darbesiyle Türkiye karanlığın, şiddetin ve korkunun egemen olduğu bir döneme girdi. Başta işçi sınıfı olmak üzere tüm toplumsal muhalefet güçleri ezilmek ve bastırılmak istendi. DİSK kapatıldı, Türk-İş’in faaliyetlerine önemli kısıtlamalar getirildi. Binlerce işçi önderi, sendikacı gözaltına alınıp, işkenceden geçirilerek tutuklandı. 1 Mayıs kutlamalarına yasak getirilerek, 1 Mayıs’ın tatil günü olması kaldırıldı. 1 Mayıs “yasadışı” bir olay gibi gösterildi.

12 Eylül darbesinden ağır yaralar alan işçi sınıfının toparlanması, yavaş da olsa, 1980’li yılların ortalarından sonra gerçekleşti. 12 Eylül rejiminin bütün şiddet ve baskı politikalarına rağmen, işçi sınıfı 1 Mayısları kutlama geleneğini sürdürdü. 1 Mayıslarda işyerlerinde bayramlaşmalar, kısa süreli iş bırakmalar görüldü. İşçiler simgesel işaretler takarak 1 Mayısları selamladı. Yapılan piknik ve kır gezilerinde 1 Mayısların önemi ve anlamı anlatıldı ve tartışıldı.

1 Mayıs 1987’de 1 Mayıs alanı olarak anılan Taksim Meydanı’na çıkmak için binlerce kişi İstiklal Caddesi’nde bir araya gelerek gösteri yürüyüşü yaptı. Onlarca kişi gözaltına alındı. Bu eylemle 12 Eylül rejiminin korku duvarı meşru olarak ve fiilen yıkılıyordu.

1 Mayıs 1988’de de benzer bir gösteri yürüyüşü yapıldı. 1 Mayıs kutlamalarının yasaklanmasına karşın yine binlerce kişi inatla Taksim Meydanı’na çıkmaya çalıştı.

1989 1 Mayıs’ı İstanbul’da daha kitlesel bir gösteriyle binlerce kişinin katılımıyla kutlandı. Değişik kollardan Taksim Meydanı’na çıkılmaya çalışıldı. Uzun zaman 1 Mayıs’a mesafeli yaklaşan Hak-İş 1989’da kendi tarihinde ilk defa 1 Mayıs’ı kutladı.

1990 1 Mayıs’ı İstanbul’da izinsiz bir şekilde kutlanmak zorunda kalındı. Binlerce işçi “Yaşasın 1 Mayıs” sloganlarıyla Taksim Meydanı’na girmeye çalıştı. Yer yer çatışmalar çıktı.

1991 yılında İstanbul Saraçhane’de bir gösteri yapıldı. Türk-İş dokuz ilde ve genel merkezinde 1 Mayıs dolayısıyla salon toplantıları yaptı.

1992’de 1 Mayıs İstanbul Gaziosmanpaşa’da izinli bir mitingle kutlandı. Türk-İş, DİSK ve Hak-İş “1 Mayıs güç birliği ortak bildirisi”ni yayımladı.

1993 1 Mayıs’ı, çeşitli biçimlerde kutlandı. Türk-İş 1 Mayıs’ı İstanbul Abide-i Hürriyet Meydanı’nda, DİSK ise Pendik’te yaptığı mitingle kutladı.

1994 1 Mayıs’ı, içinde Türk-İş, DİSK, Hak-İş ve Kamu Çalışanları Sendikası Platformu’nun yer aldığı Demokrasi Platformu tarafından İstanbul’da Abide-i Hürriyet Meydanı’nda kutlandı. Alan on binlerce işçi tarafından dolduruldu. 1 Mayıs kutlamaları, işçi sınıfının birliğini ve gücünü göstermesi açısından önem taşıdı. Türkiye sendikal hareketin birliğine giden yolda önemli bir adım atılmış oldu. Uzun süre devam eden 1 Mayıs’a mesafeli yaklaşımlar böylece aşıldı.

1995 1 Mayıs’ı Demokrasi Platformu’nun organizasyonuyla İstanbul, İzmir, Adana ve Ankara’da kutlandı.

1996 1 Mayıs’ı Türk-İş, DİSK, Hak-İş ve KESK tarafından Kadıköy’de kutlanıldı. Kutlamalarda olaylar çıktı. Üç işçi polis kurşunuyla öldü, bir işçi ise gördüğü işkence nedeniyle öldü, onlarca kişi yaralandı. Geniş gözaltına alma operasyonu yapıldı. Bu olaylı geçen son 1 Mayıs oldu. 1997’den itibaren 1 Mayıs konusunda yaşanan gerilim azaldı ve 1 Mayıs ülkemizde olağanlaştı.

1997 1 Mayıs’ı Türk-İş, DİSK ve KESK tarafından Şişli Abide-i Hürriyet Meydanı’nda kutlandı. Önceki yıl yaşanan olaylar sonucu katılımda belirli oranda azalma olsa da, yine de binlerce kişi alanlarda toplandı.

1998 1 Mayıs’ı Türk-İş, DİSK, KESK, Hak-İş organizasyonuyla Şişli Abide-i Hürriyet Meydanı’nda kutlandı. Ayrıca Ankara, İzmir ve Türkiye’nin diğer illerinde 1 Mayıs kutlamaları yapıldı. Alanları on binler doldurdu.

1999 1 Mayıs’ı DİSK ve KESK tarafından İstanbul’da Şişli Abide-i Hürriyet Meydanı’nda, yürüyüş ve gösteriyle kutlandı. Türk-İş ve Hak-İş ise 1 Mayıs’ı salonlarda kutladı.

2000 yılında 1 Mayıs DİSK, Hak-İş, KESK, Türk-İş tarafından İstanbul Şişli Abide-i Hürriyet Meydanı’nda yapılan yürüyüş ve gösteriyle kutlandı. Ayrıca Ankara, İzmir ve diğer illerde de 1 Mayıs kutlamaları yapıldı.

2001 yılında 1 Mayıs Türk-İş, DİSK, KESK öncülüğünde Emek Platformu bileşenleriyle İstanbul’da Şişli Abide-i Hürriyet Meydanı’nda yapılan bir mitingle kutlandı. İşçilerin gençlerin ağırlıklı olduğu yaklaşık 70 bin emekçi katıldı. 1 Mayıs’ın iş gününe denk gelmesine rağmen miting canlı geçti. Türkiye’nin çeşitli illerinde de etkinlikler yapıldı.

2002 yılındaki miting yine Çağlayan Meydanında ve Emek Platformu bileşenleri tarafından yapıldı. Ancak bir önceki yıla göre daha da kalabalık geçti. Yaklaşık 100 bin kişinin katıldığı ve coşkulu geçen mitingin en kalabalık kortejleri arasında siyasi partiler de yerlerini aldılar. Ezilen ve sömürülenlerin demokratik talepleri ifade edildi. 

2003 yılındaki 1 Mayıs’ı Emek Platformu bileşenleri İstanbul’da Şişli Abide-i Hürriyet Meydanı’nda düzenledikleri bir mitingle kutladılar. İşçi sendikaları ile kamu emekçilerinin katılımlarının siyasi parti ve çevrelere oranla giderek arttığı gözlendi. 1 Mayıslara rengini veren emekçi sınıflar olmasının bir nedeni de sermayenin giderek artan baskıları oldu.

2004 yılında 1 Mayıs’a damgasını vuran iki 1 Mayıs mitinginin düzenlenmiş olmasıdır. Taksim Meydanında sendikaların önce ısrar etmeleri, DİSK ve KESK’in Taksim Meydanı olmazsa Çağlayan’a gitmeyeceklerini açıklamaları iki mitingin düzenlemesiyle sonuçlandı. DİSK, KESK, TMMOB, TTB ve siyasi partilerin büyük bölümü Saraçhane’de toplanıp Yenikapı’ya yürüyüş ve ardından miting düzenledi. Saraçhane Meydanının “grev ve toplu sözleşme hakkının kazanıldığı miting alanı” olması gibi tarihi bir anlamı da bulunuyor. Türk-İş ise, Çağlayan Meydanında miting düzenledi.

2005 yılında miting alanı artık Kadıköy oldu ve ortak 1 Mayıs mitingi de düzenlenebildi. Kadıköy mitingine 60 binden fazla bir kitle katıldı ve hissedilir biçimde sendikalar azınlıkta kaldılar. 2005 1 Mayıs’ı kitle hareketlerine yönelik baskılara ve şiddete tanık olunan Newroz gösterileri nedeniyle “olay çıkacak” propagandasının en çok yapıldığı 1 Mayıslardan biri oldu. Çeşitli illerde mitingler düzenlendi.

2006 yılında 1 Mayıs İstanbul’da Kadıköy’de sendikaların öncülüğünde kutlanırken Kartal’da da TKP ayrıca 1 Mayıs mitingi düzenlendi. Bir önceki yıla göre katılımın az olduğu (yaklaşık 40 bin kişi) gözlendi. SS ve GSS yasa tasarısının gündem yapıldığı İstanbul mitinginin yanı sıra, sendika genel başkanları Ankara’da düzenlenen 1 Mayıs Mitingine katıldılar.

2007 yılı 1 Mayıs 1977 Taksim mitinginin ve katliamının yıldönümü olarak özel bir anlama sahipti. DİSK, KESK, TMMOB, TTB ve siyasi partilerin büyük çoğunluğu Taksim Meydanında 1 Mayıs’ı kutlayacaklarını açıkladılar. Türk-İş Kadıköy’de ayrı bir miting düzenledi. 2007 1 Mayıs’ına Taksim için izin verilmedi ve Valilik yasak ilan edince, 1 Mayıs günü İstanbul’da sokağa çıkma yasağı ve sıkıyönetim uygulamasına tanık olundu. Bine yakın gözaltı yaşandı. Polis aşırı şiddet kullanarak 1 Mayıs gününde halkı da cezalandırdı. Bu cezalandırma 2008 ve 2009’da da sürdü.