Güven sorunu –II
Sermayenin, özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren sendika ve örgütlenme karşıtı girişimleri, sendikaların büyüyüp güçlendiği istihdam yapısının değişip, daha parçalı ve esnek hale gelmesiyle birlikte giderek daha etkili olmaya başladı. Bu süreçte sermaye güçleri, emekçilerin sendikalara yönelik güvenini sarsmak için örgütlenme karşıtı söylem ve eylemlerini arttırdı. Sendikaların bir anlamda ‘emek tekeli’ yarattığı, ‘serbest piyasa’nın etkinliğini sınırlandırdığı, bunun sonucunda istihdamın azaldığı ve genel olarak emekçilerin gelirleri arasındaki eşitsizliğin arttığı propaganda edilerek, sendikal örgütlenmeye yönelik açıkça meydan okundu.
Örgütlenme karşıtı propaganda ve söylemler üzerinden köşeye sıkıştırılan sendikalara, sermayenin çıkarlarını da gözetmesi, patronlarla uyumlu ve işbirliği içinde olan kurumlar olmaları gerektiği önerildi. Bu önerileri ciddiye alan çok sayıda sendika, geçmişini inkâr edercesine sermaye politikaları ile uyumlu, patronlarla sürekli ‘diyalog’ halinde olan, sorunların çözümünde mücadeleden çok ‘müzakereyi’ ön plana çıkaran sendikal politikaları benimsedi ve uyguladı. Bütün bu gelişmeler, bugün sadece Türkiye’de değil, tüm dünya çapında emekçilerin kendi öz örgütleri olan sendikalara olan güveninin sarsılmasında ve örgütlü mücadeleye olan inancının zayıflamasında belirleyici oldu.
Herhangi bir ülkede sendikaların ya da sendikal hareketin gücü ve etkinliği ile işçilerin sendikalara duyduğu güven ya da güvensizlik arasında yakın ilişki var. İşçilerin sendikalara, sendikaların işçilere yönelik olumlu ya da olumsuz algıları, bu algılar üzerinden oluşan tutumlar, davranışlar ve tüm bunlara bağlı olarak ortaya çıkan sonuçlar, güven ya da güvensizlik oluşumunda doğrudan belirleyici.
Sendikaların zaman zaman üyelerinin çıkarlarını korumakla sınırlı, sadece üyelerinin çıkarları için hareket eder gibi görünmesi (ki bugün çok sayıda sendikanın kendi üyeleri için bile pek bir şey yapmadığı biliniyor) sendikaların ve sendikalı olma fikrinin özellikle örgütsüz emekçiler tarafından olumsuz algılanışında belirgin bir rol oynuyor. Bu açıdan bakıldığında sendikaların sermayenin emek karşıtı politikalarına karşı kendisini, sadece kendisi ile ilgili konular ve eylemlerle sınırlandırmasının artık pek bir anlamı kalmadı.
Esnek ve güvencesiz çalışma biçimlerinin yaygınlaşmasının en belirgin sonuçları işçiler arasındaki dayanışma bilincinin zayıflaması ve önce kendilerine sonra birbirlerine olan güvenlerinin sarsılması şeklinde ortaya çıkıyor. Gün geçtikçe kendi içinde parçalanan esnek ve güvencesiz istihdam yapıları karşısına somut politikalarla çıkmadan, bu politikaları diğer sendikalar ve emek örgütleriyle birlikte kararlılıkla savunmadan sendikalara yönelik güven sorununun aşılabilmesi hiç de kolay değil. Bu nedenle sendikalar, eğer emekçilerin genelinin yaşadığı sorunlara ve karşı karşıya kaldığı tehditlere karşı koymakta gerçekten samimi iseler, bugüne kadar benimsedikleri ve sınıfın ihtiyaçlarına yanıt vermeyen politika ve eylem tarzlarını gözden geçirmek zorundalar.
Sendikaların emekçilerin güvenini yeniden kazanabilmesi, her şeyden önce güvensizliği yaratan nedenlerin ortadan kaldırılmasına, en azından yeniden güven kazanmayı hedefleyen somut adımlar atılmasına bağlı. Bunu gerçekleştirebilmek için öncelikle sendikal hareketin kimi temsil edeceği, hangi sınıfın çıkarlarını temsil edeceği ve belki de en önemlisi, bu çıkarları nasıl bir sendikacılık tarzı üzerinden gerçekleştireceği sorularına doğru yanıtlar vermek gerekiyor. Bu sorulara sınıfın ihtiyaçları ve mücadelesini gözeten yanıtlar verilmeye başlandığında, sendikaların gerçek birer sınıf örgütü olarak kendilerini aşağıdan yukarıya yenilemeleri ve sınıfın güvenini yeniden kazanmaları sağlanabilir.
(Evrensel)