Cinayetleri seyretmek!
Referandum tartışmaları tüm hızıyla devam ederken ülkenin dört bir yanında nerdeyse her gün ölümlü iş "kazası" (iş cinayeti) haberleri gelmektedir.
Son günlerin basına yansıyan işcinayetlerine baktığımızda bile durumun vahameti görülecektir.
17 Ağustos: Muğla'nın Fethiye ilçesinde yapımı devam eden santral inşaatındaki iş kazasında 1 kişi hayatını kaybetti.
21 Ağustos: Gebze'de mikserden beton dökümü sırasında binanın 3. katında betonu yere sermeye çalışan 35 yaşındaki inşaat işçisi Zülfikar Kılıç, elektrik akımına kapılarak 3. kattan beton zemine düştü. Zülfikar Kılıç olay yerinde hayatını kaybetti.
24 Ağustos: Günlük 30 TL ücretle çalışan Üniversite öğrencisi inşaattın 4. katından düşerek hayatını kaybetti.
27 Ağustos: DENTA tersanesinde çalışan 23 yaşındaki Uğur Türkkan üzerine sac düşmesi sonucu hayatını kaybetti.
29 Ağustos: İkitelli Organize sanayide elektrik trafosunda tamirat yapan iki işçi yüksek gerilime kapılması sonucu hayatını kaybetti.
1 Eylül: Fabrika duvarında asılı yırtılmış evet pankartını değiştirmek için vinç bekleyen reklam ajansında çalışan Halis Atış isimli işçi 16 saatlik çalışmanın getirdiği yorgunluğa soğuk hava da eklenince, parçalanan afişin içinde uykuya daldı. Gelen vincin sürücüsü Fatih Korkulu, Atış'ı fark etmeyerek brandanın üzerinden geçti. Vincin ezdiği Halis Atış olay yerinde öldü.
Bu ölüm haberleri sadece basına yansıyanlar. Hepimiz biliyoruz ki birçok iş cinayetinin basına yansıması işverenler tarafından engelleniyor.
2010 yılının ilk 8 ayında tersanelerde 13, maden ocaklarında 57 işçi öldü.
Haziran ayında iş cinayeti sonucu 47 işçi hayatını kaybetti.
Türkiye iş kazalarında Avrupa da birinci, dünyada üçüncü sırada yer aylıyor. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre Türkiye'de yılda 170 bin iş kazası meydana geliyor. Bu kazalarda her yıl ortalama 1400 işçi yaşamını yitiriyor.
Bunlara bir de resmi kayıtlara geçmeyen cinayetler eklendiğinde durumun ne kadar ürkütücü olduğu ortaya çıkıyor.
Ülkemizdeki bu iş cinayetleriyle ilgili haberlerin ayrıntılarına bakıldığında işçilerin patronlar tarafından nasıl ölüme gönderildiklerini ve nasıl cinayet işlendiğini görürüz.
Hatırlayalım; 23 Şubat'ta Balıkesir Dursunbey'de maden ocağında hayatını kaybeden 17 işçinin birçoğu iki ay önce Bursa Mustafakemalpaşa'da yaşanan grizu patlamasında ölümden kurtulabilenlerdi. Bursa da grizu patlamasında 19 işçi hayatını kaybetmişti ve maden ocağı usulsüz çalıştığı için kapatılmıştı. Burada çalışan işçilerin birçoğu Balıkesir Dursunbey'deki Kömür ocağında çalışmaya başlamışlardı. Aslında işçiler bu ocakta da hiçbir güvenlik tedbirinin işverence alınmadığını biliyorlardı. Dursunbey'deki kazadan sonra mikrofonlara konuşan işçiler "bile bile ölüme gidiyoruz işsiz kalsak tüm aile çoluk çocuğumuz aç kalacak, ocakta ölürsek ailemiz bir miktar tazminat alır belki onlar rahat eder" diyorlardı. İşçiler açlıkla ölüm arasında tercihe zorlanıyorlardı. Açlıkta ölüm demekti hem de ailecek.
Aslında işçilerden ölümlerden ölüm beğenmeleri seçmesi istenmekte.
Tüm bu "kazalardan" sonra gerek bilim adamları tarafından gerek Çalışma Bakanlığı müfettişlerince hazırlanan raporlarda işverenlerin suçlu olduğu ve hiçbir tedbir alınmadığı için ölümlerin gerçekleştiği görülmektedir.
17 Mayıs'ta Zonguldak Karadon maden ocağında 30 işçinin ölümüne yol açan grizu patlaması ile ilgili Çalışma Bakanlığı müffetişlerinin hazırladığı raporda işverenin % 100 suçlu olduğu tespit edilmişti. Cüzi miktarlarda yapılacak yatırımlarla gerekli güvenlik önlemlerin alınabileceği ve ölümlerin önleneceği gerçeği herkesçe bilinmekte. Tersanelerdeki çoğu ölümlerin 5-10 TL'lik baretin ya da kemerin olmamasından kaynaklandığını biliyoruz.
Yapılan araştırmalar sonucunda, Türkiye'deki iş kazalarının yüzde 98'inin alınacak önlemlerle ortadan kaldırılabileceği; yüzde 50'sinin basit yöntemlerle, yüzde 48'inin ise planlı tedbirlerle önlenebileceği görülmekte.
Tüm bu gerçekler şunu göstermektedir ki patronlar, devlet, hükümet planlı bir şekilde her gün cinayet işlemektedirler. Başbakan bu cinayetlere meşruluk kazandırmak için 17 Mayısta Zonguldak Karadon maden ocağında 30 işçinin ölümüne yol açan grizu patlamasından sonra gelen tepkiler karşısında "bu işin fıtratında bu var" deme cüretini göstermiştir.
Patronların, devletin ve hükümetin bu cinayetlerle ilgili tutumu böyleyken, işçiler cephesinde, sendikalar, emekten yana kesimler, bizler ne yapıyoruz?
Geçen yıllarda tersanelerde yaşanan iş cinayetlerine işçiler ciddi tepkiler göstermişlerdi. Tuzla tersanelerinde binlerce işçi eylemler örgütlemişti. İşçilerin eylemleri üzerine bazı sendikalar, meslek örgütleri ve bazı siyasi çevrelerde tepkiler örgütlemişlerdi. Bunun sonrasında hükümet, bakanlar tersanelere gelip denetimleri arttırmış. İşçilerin bu tepkileri üzerine bazı tersaneleri geçici olarak kapatmak zorunda bile kalmışlardı.
Sendikalar, Meslek örgütleri, emekten yana siyası örgütler işçilerin bu tepkilerine yeterince sahip çıkmayıp, olayları takip etmeyince cinayetler işlenmeye devam edildi.
Son bir aydır her gün bir iş cinayeti yaşanırken hiçbir sendikanın tepki gösterdiğini gördünüz mü? Bırakın tepki göstermeyi bu işçilerin cenazelerinin emekten yana kesimlerce sahiplendiğine şahit olanınız var mı?
Bugün ülkemizde emek mücadelesinin en önemli görevi bu cinayetlere dur diyecek bir çalışmanın çabanın örgütlenmesidir dersek abartmış olmayız. Milyonlarca işçinin, işçi ailesinin öfkesi bu konuda yürütülecek mücadelenin en önemli dayanağı olacaktır. İş güvenliğinin, yani can güvenliğinin olmadığı bir işyerinde hangi hakkınıza sahip çıkabilirsiniz ki? Ya da hangi hak canınızdan önce gelebilirki?
Her gün bu cinayetlerin işlenmesini seyircimi kalacağız? Cinayeti seyretmek suça ortaklık değil mi?
Ne zamanki Uğur Türkkan'ı, Halis Atış'ı ve işçi sınıfını yoldaşımız olarak görür ve yoldaşlarımızın öldürülmesi karşısında ne yapıyor isek, Halil Atışın ölümü karşısında da onu yaparsak o zaman hem yapılması gerekeni yapmış olacağız hem de bu cinayetlere dur diyebileceğiz. Bu görev Uğur Türkkan'ın, Halis Atış'ın bedenlerinin yanında orta yerde duruyor.