'Mezarsız yatan ölülerin' sevdikleri kadınları dinleyin
Hayatın dışında ve mücadelenin tam ortasında kalan "faili meçhule" kurban giden ve kaybedilenlerden geriye kalan kadınların öyküsü, DİHA tarafından "Ölü mü Denir Şimdi Onlara?" ismi ile kitaplaştırıldı. Kitap aynı zamanda Mutki'de başlayan kazıların ardından yeraltında kemiklerin çıktığı bir dönemde "Mezarsız yatan ölülerin" kemikleri ve geride kalan binlerce hayatla yüzleşmek için bir adım niteliğinde.
"Evinin önünde öldürüldü", "İşyerinden telsizli kişilerce kaçırıldı", "Askeri helikopterle götürüldü" ya da "Kahvede oyun oynarken gözaltına alındı" diye uzayıp giden haber cümlelerinin ardında, hiçbir ifadeye sığmayan tarifsiz acılar kaldı ve onları kimse sormadı.
"Ölü mü denir şimdi onlara/ Durmuş kalpleri çoktan/ Ölü mü denir şimdi onlara/ Kımıldamıyor gözbebekleri/ Ölü mü denir peki/ En büyük limanlara demirlemiş/ En büyük gemiler gibi/ Kımıldamıyor gözbebekleri/ Ölü mü denir şimdi onlara" Edip Cansever'in aynı adlı şiirinden alınan bu dizeler, gidenlerin ardından kalanlara ağıttır aynı zamanda. Gazeteci Saadet Yıldız tarafından hazırlanan ve tarihe acı tanıklık edenlerin konuştuğu, "Ölü mü Denir Şimdi Onlara?" isimli kitap Aram Yayınları tarafından okuyucuya sunuluyor. Dicle Haber Ajansı'nın (DİHA) çalışması olan kitap, gencecik hayatlarında seçmedikleri yaşamın seçilmişleri olan kadınları anlatıyor.
Derin devlet, JİTEM, Hizbul-kotra cinayetlerinin sanıklarının bir çoğunun serbest bırakıldığı bu günlerde yayınlanan kitap, henüz yazılmamış bir tarihin faili meçhul (belli) cinayetlerinin derin ilişkileri olan cellatların aldığı hayatların tanığı ve mağdurlarının süslenmiş edebi cümlelerle değil, sade bir dille okuyucuya sunuyor. Kitap aynı zamanda Mutki'de başlayan kazıların ardından yer altında kemiklerin çıktığı bir dönemde 'mezarsız yatan ölülerin' kemikleri ve geride kalan binlerce savrulmuş hayatla yüzleşmek için bir adım olma niteliğinde.
17 bin faili meçhulden geriye kalan on binlerin sesi oldular
Adları Hanım, Rukiye, Gülay, Pembe, Saliha, Dilber, Refika, Mahsima, Mekiye, Dursun, Leyla, Cihan, Müzeyyen, Derman, Aynur diye uzayıp gidiyor. Bir bellek olarak anlattıkları ise, 17 bin faili meçhul ve 324 kayıp hikayesini özet olarak veriyor. Faili meçhul cinayetlerin yoğun olarak yaşandığı Batman, Diyarbakır, Van, Urfa, Hakkari, Şırnak, Dersim başta olmak üzere 12 kentten, 51 kadınla yapılmış söyleşilerin yer aldığı kitabın önsözünü de yine kadınlar yazıyor. Kitaba katkı sunanlar arasında; Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Nazan Üstündağ, insan hakları savunucusu avukat Reyhan Yalçındağ ile Cezayir Kayıp Aileleri Girişimi (CFDA) Sözcüsü ve Kayıplara Karşı Avrupa-Akdeniz Federasyonu (FEMED) Kurucusu ve Başkanı Nassera Dotour var.
Umutlar azaldıkça rüyalar bile silikleşiyor
Bir coğrafyanın her yerinden kanadığı yıllarda, aile, toplum ve devlet kıskacına karşı var olma mücadelesi vermiş kadınların kimi zaman boyun eğen, ama çoğunlukla başkaldırı hikayelerinin anlatıldığı kitapta okuyucular, para bulamadıkları zaman kilometrelerce yol katlederek Cumartesi Anneleri'nin eylemlerine katılan kadınların onur mücadelesine tanık olacak. Gazete sayfalarında, "Evinin önünde öldürüldü", "İşyerinden telsizli kişilerce kaçırıldı", "Askeri helikopterle götürüldü" ya da "Kahvede oyun oynarken gözaltına alındı" diye uzayıp giden haber cümlelerinin ardında, hiçbir ifadeye sığmayan tarifsiz acılar kaldı ve onları kimse sormadı. Kitap tamda böylesi bir bakar körlük ortasında tarihe, "Düşünün; sabah arkasından el salladığınız eşiniz bir daha geri dönmüyor. Akşam sevdiği yemeği yapmışsınız, bekliyorsunuz. Yıllar geçiyor, yemek soğuyor, ama o gelmiyor. Kulağınız kapıda, gözünüz yolda bir ömür geçiyor. Bazen sokaktan gelip geçen birini ona benzetiyorsunuz da yüreğiniz yerinden oynuyor. Ama hayır, o değil. Bunu siz de biliyorsunuz. Rüyalar da eşlik ediyor bu bekleyişe. Öylesine yakın ki rüyadaki, her an kapıdan içeri girecek gibi. Umutlar tükenmeye yüz tuttukça, rüyadaki de çekiliyor sessizce" diye sesleniyor.
Acı dolu sırlarını açtılar
Kitapta adete yıllardır içinde biriktirdiği acı sırrı açan kadınlar, hayatın gerisinde, ama mücadelenin önünde durarak açtırdıkları kuyuların sorumluları yargılansın istiyor. Diğer kuyular açılsın; Veli Küçük, Cemal Temizöz, Levent Ersöz ve birkaç JİTEM'ciden daha fazlası yargılansın istiyor. Kimsesizler mezarlığında kimliksiz ölüler kalmasın; "Benim babam da canlı mıydı?" diye soran çocuklar yetişmesin istiyor. Onlar, kaybettikleri kadar, hayatta tutmaya çalıştıkları için de adalet istiyor. Kitap bir dönemin tetikçisi Hizbullahçıların özgür kaldığı şu günlerde, yaşananlar unutulmasın, yeni acılar yaşanmasın diyor.
'Adalet hangi çukurda?'
İnsan hakları savunucusu Reyhan Yalçındağ'ın önsöz yazısında, "Sevdikleri mezarsız kadınlar" diye tarif ettiği öykülerinin fikir olarak ortaya çıkışı ise, 2005 yılında JİTEM elemanı Abdülkadir Aygan'ın itiraflarının ardından başladı. Yıldız, Aygan'ın itiraflarının ardından faili meçhullere ilişkin haber yapmak için gittiği evlerde aile-toplum-devlet üçgeninde acılarıyla bu kadınların nasıl görünmez kılındığına tanıklık etti. "Peki ya eşi?" diye sorduğunda erkekler set oldu ve göstermedi onları. Çünkü bir çoğu ya ömür boyu yalnızlığa mahkum edilmişti yada gelenekler içinde eşinin ağabeyi ile hiç sorgusuz evlendirilmişti. "Acının özgürleştirdikleri" yanında böyle hikayelerde vardı ve her ikisi de anlatılmalıydı. 5 yıllık bir çalışmanın sonucu olan kitabın giriş yazısında Yıldız, tam da bu görünmezliğe dikkat çekerek, "Acılarından mahçup olduk da çoğu kez, başımızı önümüze eğerek geçip gittik yanlarından. Yaz oldu-kış oldu, yıllar yılları buldu; biz yaşlandık, onlar yaşlandı ama ellerindeki fotoğraflar hep genç kaldı. Elden ele dolaşırken fotoğraflar, yıllandı acı. Gencecik suretlerin altında biriken öfke soğuk kaldırımlardan hesap sordu" diyor.
Acılar bizi aynı ailenin çocukları yaptı
Kitaba bir yazısı ile katkı sunan ve "Bizler aynı ailenin fertleri gibiyiz. Birbirimizi anlamamız için hissettiğimiz acıları konuşmamız bile gerekmiyor" diyen Cezayir Kayıp Aileleri Girişimi (CFDA) Sözcüsü ve Kayıplara Karşı Avrupa-Akdeniz Federasyonu (FEMED) Kurucusu ve Başkanı Nassera Dotour ise, oğlunun kaybediliş hikayesini anlattıktan sonra, "Birgün yakınlarımıza ne olduğunu öğreneceğimize inancım tam. Cezayir'de gerçekler ortaya çıkmadan mücadeleyi bırakmayacağım. Aynı mücadeleyi Kürt aileleri için de vereceğim" diye ses veriyor.
Palavralarla süslenmiş tarihe gerçek isimler
Kurgusal değil gerçek acıların, felaketleri yaşayanları tarafından dile getirildiği kitaba, yazdığı önsözde Tarihçi ve felsefeci Walter Benjamin, Nazilerin eline geçmemek için kendini öldürmeden önce 20. yüzyılı olağandışının olağanlaştığı bir çağ olarak tanımlamasını hatırlatarak başlayan Sosyolog Nazan Üstündağ da, "Hafızaların tanıklığı gelişim palavralarıyla süslenmiş tarihe gerçek ismini koyar: Zulüm, kayıp ve sürekli elimizden kayıp giden umutlar silsilesi" sözleriyle gerçeğin acıtan yönüne dikkat çekiyor.
Evcilik oyununda kocalar kaybolur mu?
"Kaybedilen şu kişinin eşi" diye başlayan satırların ötesinde kitapta, adlarıyla yaşadıklarını kendi ağzından anlatan kadınların tarihe ve vicdanlara yalın seslenişleri ise oldukça çarpıcı.
Leyla Gasyak: Eşimin elbiseleri kan içindeydi. Kurşun ve kesici aletlerle delik deşik olmuşlardı. Oturup o elbiseleri yıkadım. Gözyaşlarım eşimin kanına karıştı. Bize yaşatılanları asla unutmuyoruz, unutmayacağız da.
Rukiye Aksoy: Çocuk sahibi olmak için yıllarca bekledik. Ama Edip kızıyla sadece kırk gün yaşayabildi. Beritan için en iyi, en güzel şeyleri diliyorum. Çünkü o eşimin hediyesi.
Pervin Buldan: Kızım babasının öldüğü gün doğdu. Biri ölürken, diğeri hayata gözlerini açıyordu. Yaşam ile ölüm arasındaki o ikilemi yaşamaktan kendimi bir türlü alamadım. Zelal'in doğum gününü hep daha sonraki günlerde kutladım.
Şemse Tekin: O güne kadar insan öldürmenin bu kadar kolay ve saniyelik bir iş olduğunu bilmiyordum. Bunu görmek çok ağırdı. Eşimin beyni duvarlara sıçramıştı. Telsizle 'Bir terörist öldürdük' demişlerdi de, başka birinden söz ediyorlar sanmıştım.
Türkan Yetişen: Önceleri bir evcilik oyunundan ibaretti evliliğim. On üç yaşındaydım ve bir evcilik oyununda gün gelip de kocaların kaybolduğunu henüz bilmiyordum.
Hanım Tosun: İri yarı adamlar Fehmi'yi zorla bir arabaya sokmaya çalışıyorlardı. Oğlum, ceketinden ve ayaklarından tutarak babasını götürmelerine engel olmak istiyor, ama gücü yetmiyordu. Yere düşmüş, çamurun içinde ağlıyordu. Gördüğüm en son şey Fehmi'nin arabadan sarkan ayaklarıydı.
Emine Çelik: Yarbay Ali Çamurcu ile askerleri köyümüzü yakıp, eşlerimizi götürünceye kadar bizim de bir hayatımız vardı. Yarbay hamile olmama aldırmadan karnımı acımasızca tekmeledi. Irak'a kaçarken mağarada doğurdum. Yavrum mosmordu, oracıkta öldü.
Cihan Sincar: 'Kürt çocukları öldükçe burada yaşadığıma utanıyorum. Yaşadığım sürece mücadele edeceğim' diyordu. Yaşatmadılar. Mücadelesine ihanet etmedim, Meclis töreniyle toprağa verilmesine engel oldum. Bayrak artık benim elimde.
Müzeyyen Kaplan: Eşimin cenazesini eve getirip yere bıraktılar. Çok öfkelenmiştim yere bırakmalarına. Döşek serip, üzerine yatırdım. Sanki eve gelmiş, yorgun da ben kendisine yatak seriyordum. 'Kimse yaklaşmasın, bu son günümüz' dedim. Sabaha kadar kendisiyle konuştum.
Dursun Saygı: Nedenini hiç anlamazdım, ama beni sürekli döverdi. Şimdi keşke çocuklarının başında olsaydı da dövmeye devam etseydi diyorum. Bizi böyle bir hayata mahkum ettiği için onu asla affetmeyeceğim.
İstanbul - DİHA