14 Eylül 2010, Salı

Nereye Rita?

Willy Russel'in yazdığı, Işıl Kasapoğlu ve yardımcısı Şebnem Hassannoughi'nin yönetimiyle Devlet Tiyatroları'ında sahnelenen "Rita'nın Şarkısı" son derece ilginç bir konuyu ele alıyor.

BÜLENT ACIMAZ bulentacimaz@hotmail.com

Dr. Frank, öğretim üyesi olduğu üniversitenin "Halka Açılmaya" karar vermesi üzerine "Açık Edebiyat Dersleri" vermek istediğinin duyurusunu yapmıştır. Öğrencileriyle yaptığı edebiyat sohbetlerini bu yolla daha çok sayıda insana ulaştırabileceği düşüncesindedir. Bu duyuruya, yirmi altı yaşında, değişme ve öğrenme isteğiyle dolu, gözünden hiçbir şey kaçmayan kuaför kız Rita'dan başka müracaat eden olmaz. Onun ise okuduğu en derin kitap, ucuz aşk romanlarından "Yakut Yemişler Ormanıdır".

Bir yanda, bir an önce Dr. Frank'ın entellektüel dünyasına girmek isteyen, "avam" ın yaşantısından ve bakış açısından bıkmış, kendisini aşma özentisiyle dolu, saf, temiz bir "uydu kent kadını", diğer yanda o içinde olmaya çok özenilen "entellektüel dünya"nın yapaylığından, tektipliğinden, sahteliğinden artık hiçbir haz almayan, kaçışı içkide bulmuş Dr. Frank. Giyimini, evini, arkadaşlarını, işini, kullandığı sözcükleri kısacası her şeyini değiştiren, hatta kocasından da ayrılan Rita, hızla kendini yeniden varedeceğini düşündüğü dünyaya doğru yol almaktadır.

Dr. Frank, bozulmamışlığın, kendisi olmanın, herşeye doğrudan  ve katıksız bakmanın tadını Rita'da yaşamış, bu taze esintinin etkisiyle yeni heyecanlar duymaya başlamıştır. Ama onun gözündeki bu "bozulmamışlık" bozulmaya yüztuttuğunda engellemek için ne yapacağını şaşırır. Anlatmaya çalışır. Önceleri başaramaz. Zira Rita başka rüzgârların esintilerine kendini kaptırmıştır. Sonunda "bir yerinden yakalamayı" başarır. Başlangıçtaki o "taze hava" yeniden hissedillir. Ve oyun orada kalır.

Özellikle bizim Türk Sinemasında, saf köylü kızı "Kezban"'la, Avrupa'da tahsil görmüş, herşeyin en güzeline sahip olabileceği halde "Kezban"'ın o sadeliğini seçmiş "Ferit Bey"'lere çok sık rastlanır. Ancak, bu oyundaki gibi, entellektüel dünyaya atıf yapan bu tür karşılaşmalar çok sık konu edilmez.

Aydınlarla halk kitleleri arasındaki "dil kopukluğu" gibi konular zaten Türkiye gibi bir ülkede her zaman işlenmeye değerdir. Bu açıdan konu seçimi ve konunun işlenişi son derece yerindedir.

Ayrıca oyunda, bu "dil ve bakış açısı farklılığı"ndan doğan ve izleyicinin ilgisini sürekli canlı tutan, çok güzel espriler yer almaktadır.

Yine edebiyat ve tiyatro eleştirmenlerini çok yakından ilgilendirecek içi dolu diyaloglar yaşanmaktadır. Sadece konuyla ilgili belli bir entelektüel kitlenin beklentilerini karşılamaya yönelik, "güzel laf söyleme ve neler bildiğini gösterme" çabasından ibaret, "yabancılaşmış" yaklaşımlar açıkça yerilmektedir.

İçerik olarak çok "tatlı" olan bu diyaloglar, aktarılış biçimleri yüzünden zaman zaman, "Pişmiş aşa su katılmış" dedirtecek noktaya ulaşmaktadır. Özellikle oyunun ilk bölümlerinde, Rita'nın zaten çok uzun olan konuşmalarının, bir de, neredeyse her seferinde, gerçekleştiği diyalog ortamından koparılıp, bir "Tirat" havasında, seyirciye dönerek yapılması isabetsiz bir dramaturjik seçim olarak kendini gösteriyor. Oysa bunlar, bir şekilde bölünerek, karşılıklı konuşmaların içinde daha az sırıtır hale getirilebilirdi. Sık sık seyirciye dönmenin arkasında ise belki herkesin öyle hemen anlayamayacağı derin bir sahneye koyma anlayışı olabilir ama pek başarılı olduğu söylenemez.

Diyaloglar tatlı olmasına tatlıdır ama Rita'nın, "yaşama ilişkin en temel konularda", bir soruşta hemen en doğru soruyu sorması, belki seyirciye, "en doğru soruları en sıradan sandığımız kişiler sorar aslında" mesajını verme amacını taşıyabilir, ancak doz olarak, oyunun başlangıcında Rita'ya biçilen kimliğe uygun düşmeyen sıklıktadır. Yazarın burada ölçüyü biraz kaçırdığı gözlenmektedir. Natüralist bir anlayışla yazıldığı anlaşılan bu oyunun ancak başka bir anlayışla sahneye konulduğu durumlarda belki bir yararı olabilir. Fakat burada böyle bir durum yoktur.

Ayrıca yazarın söylemek istedikleri çok açıktır ama bunların, kimi zaman neredeyse "atasözleri" gibi böylesine doğrudan söylenmesi aktif düşünsel katılıma pek fazla yer bırakmamaktadır.

"Frankenstein", "Emily", "What a wonderfull Word" gibi çok kullanılmış malzemeye yer verilmiş olması belki oyunun yazıldığı tarihlerde henüz o kadar kullanılmış olmamasına bağlanabilir.

Duramaturg Canan Kırımsoy'un "Rita'nın Tiratları"'yla olduğu kadar, bu kısımlarla da biraz ilgilenmesi, örneğin malzemenin kendisini değil, "bağlam"'ını öne çıkaran çalışmalar yapması yerinde olurdu.

Çetin Tekindor'un (Dr. Frank) oyunculuğunu çok iyi buldum. Birtakım küçük ayrıntılarda bile canlandırdığı oyun kişiliği çok ikna edici. Alkolik insanların yaptığı gibi, yüzüyle gözüyle çok oynaması, elmayı gömleğine silmesi, yemek teklifine cevabı beklerkenki mimik ve jestleri, deyim yerindeyse tam yerine oturuyor.

Tülay Günal'ı (Rita) ilk bölümde çok başarılı bulmadım. Bazı replikleri ezbere şiiri okur gibi aktarması amatörce kaldı. Belki sahnelenme stratejisindendir ama sık sık konuşmanın akışını bozup seyirciye dönmesi "o sevimli hava"'ya gölge düşürdü. İkinci bölümde ise yalnızca oyun metninin değil, sahnedeki bu oyunun Ritası (Tülay Günal) da bambaşka bir oyuncu oldu, Çetin Tekindor'un gölgesinde kalmadı.

Giysi tasarımını yapan Esra Salah'ın görevini tam olarak yerine getirdiği söylenebilir. Rita'nın adım adım gösterdiği değişimle paralel giden kıyafet değişikliklerindeki başarı herkesin takdirini kazandı. Kostüm tasarımını, kendi başına bir metin haline getirdi. Herkeste "Bakalım Rita şimdi hangi giysiyi giyecek?" beklentisi yarattı. Ancak dekorun eski dönemler özgü, kıyafetlerin de son derece modern olması ve tekerlekli bavul kimsenin dikkatinden kaçmadı.

Dekora çok özenilmiş. Dekor tasarımını yapan Hakan Dündar, istenilen dağınık entelektüel atmosferi yaratmış. Ancak bazı küçük ayrıntılar göz ısırıyor. Dağınıklık görüntüsünü güçlendirmek için yere konan kitaplar öylesine estetik bir düzen içinde konmuş ki "düzensizlik içinde düzen" haline gelmiş. Büyük ayna görüntüyü de zenginleştiren iyi bir buluş olmuş ancak eski daktilo makinelerinin sayısı biraz fazla olmuş.

Işık düzeni kimi zaman romantik, kimi zaman loş, kimi zaman da aşırı aydınlatmayla yaratılmak istenen duygusal atmosferlere çok etkili bir destek sağladı. Yine pencere arkasından verilen ışıkla, günün saatlerinin istenen etkisi yaratıldı. Ancak kimi zaman verilmek istenen psikolojilerle de uygun düşmesi gereken aydınlık bir gün için biraz daha ışık gerektiği söylenebilir.

Müzik çok başarılıydı. Joel Simson, ruh hallerinin aktarımında müziği çok iyi kullanmış. Her yerde bizi oyunun havasına sokuyor. Bir bütün olarak bir şeyler söylenecek olursa: Oyunu herkes hiç kopmadan izledi. Zaman zaman güldü, onaylarcasına kafa salladı. Sürükleyici bir akış vardı. Ama izleyicinin de duygusal ve düşünsel olarak işlemesi gereken pek bir şey kalmadı geriye. (KŞ)

(EmekDunyasi.Net)

YAZARIN ÖNCEKİ YAZILARI