Tinerci gibi kimsesiz, katır kadar inatçı
Bu haftanın yazısı için bilgisayarın başına geçtiğimde gece yarısı cep telefonuma atılan bir mesaj bütün kurgumu alt üst etti. Geçen hafta tutuklanan KESK yöneticisi kadınlar, ya da beklendiği biçimde gazetesinden uzaklaştırılan Nuray Mert ile ilgili değerlendirmeler yapmanın çok anlamı kalmamıştı artık. Türkiye'de ifade ve örgütlenme özgürlüğünün ne ölçüde var olduğunu tartışmanın heyecan verici bir görev olmaktan çıktığı bir ortama sürüklendiğimizi hissediyorum.
İlgi ve destek talebi ile atılan mesajda CNN Türk televizyonunda Cüneyt Özdemir tarafından konuk edilen "tinerci" çocuğun gözaltına alındığı ifade ediliyordu. Böyle bir ortamda MİT-Emniyet yada hükümet-cemaat gerilimi var mı, yok mu tartışması da başka bir boyut kazanıyor. Tarafların birbirine düşürülmek istenmesine rağmen iyi geçinmek zorunda olduklarına dair "14 Şubat" sevgililer günü türünden mesajlar verilmeye devam edecektir elbette. Bununla birlikte güç gösterisinin devam edeceğini de göz ardı etmemek gerekir.
Bir "tinerci" çocuğun televizyona çıkmasına tahammül edemeyen devletin, kendi içinde hangi kavgalarla boğuştuğunu tartışmak ne ifade edebilir. Bu ülkede muhalefet sorumluluğu üstlenmiş gazetecilerin, sendikacıların, siyasetçilerin bir "tinerci" çocuk kadar kimsesizleştirildiğini görmeden ayağa kalkamayacağımızı düşünüyorum. O meşhur boğulma, batma pozisyonunda kurtulma örneğinde olduğu gibi iyice dibe vurup ayaklarımızla güç almadan suyun üstüne çıkamayacağız, nefes alma imkanı bulamayacağız. Suyun derin olduğunu biliyorum ama arada kalmanın dibe çökmekten daha tehlikeli olduğunun da farkındayım.
Düşük faizli kredi tartışmasında halktan gerçekleri sakladığı için istifa etmek zorunda kalan Almanya Cumhurbaşkanının ülkesinde yaşamadığımızı bilerek davranmak zorundayız. İnsansız hava uçaklarının Uludere görüntülerindeki insanları tanıyamasa bile "katırları" fark etmekte uzlaştıklarını sandığım milletvekilleri insan hakları inceleme komisyonu üyesi olarak görev yapıyorlar. Bu cümlede üç kez "insan" kelimesi geçse de insanlığın dibe vurduğu bir ortamda yaşıyoruz.
Artık "katırlar" üzerine yazmanın insan görünümlü, rozetleri yüreklerinden büyük yaratıklar üzerine yazmaktan daha gerçekçi bir iş olacağını düşünüyorum. Oturduğu koltuğa esir olan ama bizi, gündemimizi, düşüncelerimizi, umutlarımızı, geleceğimizi yönetmeye heveslenecek kadar kendini güçlü zanneden zavallılardan söz etmektense, "katırlar" üzerine konuşmak daha insani bir tutum gibi geliyor bana.
Yol arkadaşlığının, inatçılığın, kararlılığın sembolü katırlardan hepimizin öğreneceği çok şey var şüphesiz. Ağır yükler üstlenip, yüz yıllardır sınır tanımadan en yüksek bedeli ödemek zorunda bırakılan "katırlar" devleti tanıma konusunda çoğumuzdan daha ilerdeler. Üstelik yalan söylemeyi bilmiyorlar, hizmet ettikleri halka ihanet etmiyorlar.
Bir tinerci kadar yalnız, bir katır kadar inatçı olan halkın özgürlük ve adalet arzusunun, bombalamalarla ölmeyeceğini, tutuklamalarla sönmeyeceğini görebilmek dileği ile...