ABD emperyalizminin Ortadoğu’daki kırbacı
31 Mayıs gecesi Kuşatma altındaki Gazze halkına insanı yardım götüren konvoy İsrail ordu güçleri tarafından uluslararası sularda havadan ve denizden saldırıya uğradı. Alınan son haberlere göre 6’sı Türkiye uyruklu 10 yardım gönüllüsü vahşice katledilirken onlarcası da ağır silahlarla yaralandı. Yaralı yardım gönüllüleri o bildik plastik kelepçelerle bağlanıp aşağılandı. Sonra da gemilerle birlikte İsrail limanlarına götürüldü. Yaşananlar, İsrail devletinin uluslararası hukuku ve teamülleri her açıdan hiçe sayarak gerçekleştirdiği insanlık dışı bir katliamdı.
Gerçi söz konusu olan İsrail devleti olduğu için olup bitenler, gelişmeleri az çok takip edenleri pek de şaşırtmadı.
Katliamın ardından Türkiye başta olmak üzere pek çok ülkede halk kitlesel protesto eylemleri gerçekleştirdi/gerçekleştiriyor. Kitlesel gösterilerde İsrail’le işbirliğine son verilmesi, İsrail’in cezalandırılması talep edilip katliam lanetlendi. Buna karşın başlıca Avrupa devletleri ve AB organları o bildik diplomatik “tepkilerini” dile getirmekle yetindiler. Türkiye ise durumu “kabul edilemez” ve “yapılan devlet terörüdür” gibi kavramlarla tanımlayıp BM Güvenlik Konseyini acil toplantıya çağırdı. Ancak Türk dışişleri toplantıda İsrail’e ciddi bir yaptırım talebinde bulunmadı. Hali hazırda talep edilenler; İsrail’in özür dilemesi, gönüllülerin ve gemilerin iadesi ile sınırlı kaldı. Ne anlaşmaların iptali, ne de diplomatik ilişkilerin askıya alınması söz konusu yapıldı.
Dünden bu yana katliama ilişkin farklı kesimlerden yükselen protesto ve tepkilere çok çeşitli değerlendirme ve analizler eşlik etmekte. Bu arada komplo teorilerinin başı çektiğini de belirtelim.
Gerçekten olanların anlamını ve gerisinde yatan nedenleri biraz olsun anlayabilmek için İsrail devletinin ayırt edici özelliklerine göz atmakta fayda vardır:
Birincisi, İsrail devleti uluslararası hukuku hiçe saymayı gelenek haline getirirken, BM kararlarını kesintisiz çiğneyip de ciddi hiçbir yaptırımla karşılaşmayan tek devlettir.
İkincisi, kuruluşundan bu yana kesintisiz savaş halinde olan bu devlet tam bir haydutlukla hareket etmekte; on yıllardır tüm insanlığın gözü önünde Filistin halkına karşı soykırım uygularken komşusu olan ülkelere saldırmak ve işgal etmekten de geri durmamaktadır.
Üçüncüsü,60 yıllık kısa tarihi,7 milyon nüfusu ve izole haliyle tüm bunları mümkün kılan, İsrail devleti ile ABD emperyalizmi arasındaki benzersiz ilişkidir. Açıktır ki bu ilişkinin yer küre üzerinde bir benzeri daha yoktur. Bu benzersizlik, İsrail devletinin oluşma/oluşturulma süreciyle başlayıp ABD emperyalizminin bölgede sömürü-talan amaçlı egemenliğini tesiste ve yayarak sürdürülmesinde İsrail devletine biçtiği “vazgeçilemez” rolle ilgilidir. Bilinen bir dizi etkenin yanı sıra bu rol İsrail devletine de başka hiçbir devletin yapamayacağı ölçüde ABD politikalarına içerden etkide bulunma gücü bahşetmiştir.
İsrail devleti, ABD emperyalizminin bölgede (bazen de bölge ötesinde) dostlarını terbiye etmek, düşmanlarını da yıldırmak için kullandığı bir kırbaçtır adeta.
Bölgedeki işbirlikçi yönetimler bu gerçeği herkesten iyi bildikleri halde sahte kabadayılıkla, tiyatral “van minüt”çülükle Ortadoğu halklarının ABD-İsrail ikilisine olan nefretlerini dindirme, mücadelelerini saptırma gayreti içindeler.
Sömürü, talan ve katliamların hedefi olan bölge halkları bu ABD-İsrail ikilisi ve işbirlikçilerine karşı bilinçli, kararlı ve ortak bir mücadeleyi örgütleyemedikleri sürece benzer saldırılar yolda olacaktır.
Ne yazık ki bu başarılamadığında, ABD emperyalizminin İran, Türkiye demeden, Arap, Acem, Türk ve de Kürt demeden kanlı kırbacını “çılgınca” şaklatmaya devam etmesi şaşırtıcı olmamalıdır.