11 Ağustos 2010, Çarşamba

Barışı ıskalamamak için

BÜLENT ÖZÇELİK bulentozcelik@emekdunyasi.net

"Barış içinde yan yana yaşayan insanlar neden birbirlerini öldürmeye başlar, Ruandalı Hutular gözlerine kestirdikleri komşularını neden katleder? Kimler, ne zaman ve nasıl şiddet içermeyen etkileşimlerden şiddet içeren etkileşimlere geçerler? Özellikle, insanlar ne zaman, nasıl ve niçin diğer insanlara zarar vermek için kolektif olarak bir araya gelirler? Kolektif şiddet çok farklı şekillere bürünebildiğine göre bunun toplumsal organizasyonu ve karakterinde belirleyici olan nedir?"

ABD'li sosyolog ve tarihçi Charles Tilly, Kolektif Şiddet Siyaseti adı ile Türkçeye çevrilen kitabında bu ve benzer sorulara yanıt aramaya çalışıyor. Tilly, sorulara genelgeçer yanıtlar bulmuyor elbette, ama bazen doğru soruyu sorarak başlamak da yardımcı olabilir.

Benzer sorular esasında neredeyse kuruluşundan bu yana Türkiye toplumunu da yakından ilgilendiren sorular.

Bu sorulara yanıt bulmak her zaman kolay değil. Tilly'nin verdiği yanıtların da net olduğu söylenemez. Ama yaşadığımız coğrafyanın tarihi açısından baktığımızda, en azından bazı konularda görece net yanıtlar verebiliriz.

Türkiye, toplumsal ruh halinin linç kültürüne çoğu zaman meyilli olduğu bir ülke. Ülke tarihindeki belli başlı olayları düşününce aslında bu linç kültürünün devamlı canlı tutulmasının somut nedenleri ve failleri olduğunu da görüyoruz.

Topal Osman'ın Karadeniz bölgesinde giriştiği Rum katliamından, 6-7 Eylül Olayları'na;

Kürtlere karşı geliştirilen, zaman zaman yükselen, zaman zaman da düşen ama süreğen hâle gelmiş dışlamaya; Ermenilere karşı geliştirilen, "milli tarih" destekli linç ve aşağılama kültürüne...

1910'ların sonlarında, Topal Osman'ın adamları Espiye Köyü'ne gelmeden önce, farklı dinî ve etnik kökenlerden insanlar burada bir arada yaşıyorlardı. Farklı kökenlerden gelmeleri, henüz insanların zihninlerinde sorun teşkil eden bir durum değildi. Böyle bir düşünce onlara yabancıydı. Ama oradaki Müslümanlar, kendi dinlerinden insanların Makedonya'da Rumlar tarafından öldürüldüğü söylenerek kışkırtılıp, insanlar komşularına saldırmaya zorlandıklarında, böylesi bir düşmanlığın tohumları da ekilmeye başlandı. Yorgo Andreadis bu süreci, insanların birbirlerine düşmanlaştırılmasını, daha sonra orada yaşayan Rumların sürgün edilmesini, küçük bir kızın, Tamama'nın hikâyesiyle romanlaştırdı. Bu roman ülkemizde sürekli provoke edilen linç kültürünün barışımız üzerinde yarattığı tahribatı açık bir şekilde anlatıyor.

Topal Osman devletin makbul insanlarındandır. Giresun'da bir anıt heykeli dikilmiştir.

6-7 Eylül Olayları'nda da Atatürk'ün Selanik'teki evine bomba atıldığı haberi yayılmış, bunun üzerine İstanbul'daki Rumların evleri yakılmış, tahrip edilmiş ve büyük bir göç dalgası başlamıştır.

Ermenilere karşı her daim hafızalara bir düşmanlık tohumu ekildi. Bu ülkede bu ayrımcılık daha çok küçük yaşlarda "milli tarih" kitaplarında verildi. Bu, artık yerleşik hale gelmiş bir ırkçı yaklaşım ve nefret üretti. Devlet yine başroldeydi.

Kürtlere karşı ise bu yaklaşım sürekli canlı tutuldu. Ama Türkiye tarihi boyunca, genelde devlet ve Kürtler karşı karşıya geldi. Asimilasyon, tedip ve tenkili bir devlet politikası olarak 1925'teki Şark Islahat Planı ile devreye sokan devlet, isyanları en kanlı yöntemlerle bastırdı.

Bu devlet politikası farklı şekillerde işledi. Bu yöntemlerden biri de faili meçhullerle Kürtleri yıldırma olarak ortaya çıktı. Bir emekli koramiralin geçen hafta söylediği gibi; "faili meçhuller devlet politikasıydı.".

İnegöl ve Dörtyol olaylarıyla birlikte, şimdi daha tehlikeli bir sürece giriyoruz. Kürt sorununun sosyo-ekonomik sonuçları, devletin çözümsüzlük politikasında ısrarıyla farklı bir tehlikeye gebe görünüyor. Yıllardır, köylerinden, yurtlarından göç ettirilip Batı'daki şehirlere yerleşmek zorunda bırakılan Kürtler şimdi gerçek bir saldırı dalgasına maruz kalmaya başlıyorlar.  Hükümet 'hassas' vatandaşlarını göreve çağırıyor. Linç medyasının sürekli kışkırttığı bu çatışmalarda, hükümet yetkilileri de her türlü provokasyonun önünü açıyorlar.

Açılım Projesi'nin başındaki isim, güvenlik güçlerine ve halka bir bölgeyi 'temizleme' çağrısı yapıyor.

Yazının başındaki sorulara Türkiye üzerinden yanıtlarla devam edersek, toplumu sürekli lince kışkırtan bir devlet politikasına, sürekli milliyetçilik ve ırkçılık pompalayıp Kürtlerin en küçük taleplerini bile çarpıtarak yansıtmakta ustalaşmış bir linç medyasına karşı, bu kez barışı ıskalamamalıyız...