20 Ağustos 2010, Cuma

Siz kiminle masaya oturmazsınız?

BÜLENT ÖZÇELİK bulentozcelik@emekdunyasi.net

Türkiye siyasetinde son yıllarda tartışılan konulara ilişkin bir deyimler sözlüğü yapılsa, yararlanacağı çok zengin bir terminoloji var. Sürekli, kendince yeni kavramlar üreten bir atmosfer içindeyiz. Esasında sürekli, asıl meselelerin kenarından kıyısından geçiliyor, ya da konu çarpıtılıyor, başarılı bir burjuva siyaseti izleniyor; bir konu açıklığa kavuşturulmadan diğerine geçiliyor.

Son birkaç yılın tartışmalarına baktığımızda bile egemen siyasi söylemin farklı kavramlar üzerinden tartışmalar yürüttüğünü görüyoruz. Yol haritası, açılım, eksen kayması, son tartışmaları domine eden sözcüklerden sadece bazıları.

Bir süredir bunlara "terörle masaya oturup oturmama", "teröristle görüşüp görüşmeme", "teröristleri muhatap alıp almama" da eklendi. Gazetelerde sürekli bu yönde haberlere rastlıyoruz. Aslında uzun zamandır bu kavramlar üzerinden yürüyen bir tartışma var ama dönem dönem daha fazla öne çıkıyor.

BBC, geçtiğimiz hafta, Tony Blair'ın IRA konusundaki baş danışmanı Jonathan Powell ile bir röportaj gerçekleştirdi. Röportajın büyük kısmı işgacilerin Afganistan'da savaştıkları güçlerle görüşmesine ilişkin. Buraya kadar olan kısım, bizi bu yazı bağlamında ilgilendirmiyor. Ama baş danışman, IRA meselesindeki görüşme trafiğine ilişkin, Türkiyeli siyasetçilere nasihat olacak türden sözler ediyor.

Röportajdan kısa bir alıntı yapalım:

"BBC: Bugün Kuzey İrlanda yönetimini paylaşan isimlerden bazıları, geçmişte 'terörist' olarak adlandırılmıştı. Ta ki, Birleşik Krallık yönetimi, bu kişilerle bir masaya oturup konuşmaya başlamaktan başka bir yol olmadığını kararlaştırıncaya dek. Peki, 'düşman' olarak nitelenen tarafla görüşmeye oturma zamanının geldiği nasıl anlaşılır? Aslında 'asla görüşülemez' diye düşünülen biri ya da bir grup olamaz, öyle değil mi?

Jonathan Powell: Bana göre, kimse hakkında 'muhatap alınamaz' diye düşünülmemeli. Geçmişte, terörist olarak adlandırdığımız gruplarla görüşmeye oturduk, sonra bu kişiler hükümetlerde yer aldılar ve devlet adamı muamelesi gördüler. Bence bu, gelecekte de olacaktır."

Malum, "delikanlı" bir başbakanımız var, o yüzden bu "görüşüp görüşmeme" polemiği de sürekli bir sokak çetesinin tutumu gibi tartışılıyor. Başbakan uzun bir süre DTP'li milletvekilleriyle görüşmeme, onlara randevu vermeme üzerinden siyaset yaptı. Sonra ise gidip Kürt siyasetçilerle görüşmek zorunda kaldı. Aşağı mahallenin reisleri olan CHP ve MHP'liler de aynı siyaseti tersinden izliyor. Sürekli olarak hükümetin "teröristlerle gizli gizli nasıl görüştüğü", "İmralı'ya hükümet temsilcisi gidip gitmediği" yönünde bir tartışma yürütüp, hükümetin tutumunu kendilerince teşhir etmeye çalışıyorlar, bu çete siyasetini devam ettirmeye aday olan muhalefet siyasetçileri. Ülkeyi yönetenler birilerinin yanına giderken nasıl kul köle oluyorlarsa, ülke içinde de o şekilde siyaset etmeye çalışıyorlar. Görüşecekleri kişilerin kendileriyle aynı fikirde olması, kendilerine kul köle olması beklentisi içindeler. Bu, Kürt sorunu açısından bakıldığında biraz daha anlamsızlaşıyor.

Kürt sorunu açısından aciliyet, bu devleti bir büyük çete gibi yönetenlerin gereksiz inatları yüzünden her gün yeniden ölüm haberlerinin gelmesi.

Sokak çetesi yönetir gibi davrananların siyaseti, her gün gencecik insanların ölümüne neden oluyor. Oysa ilk aşamada atılacak adım açık. Mademki 30 yıldır bu ülkede bir savaş var; neden öleceklerini bilmeyen gencecik insanlar bu savaşta ölüyor; ülkenin kaynakları bu savaşa gidiyor. O zaman, gerçekten bu savaşı bitirmek istiyorsanız, savaştıklarınızla bitireceksiniz. Savaşta muhatap aldıklarınızı barışta da muhatap alacaksınız.