Bilinçli sınıf tutumu mu, solculuk mu?
Bilindiği gibi ülkenin, son 25 yıldır güncelliğini yitirmeyen, her geçen gün daha da yakıcı hale gelen gündemi Kürt sorunudur.
Kürt sorunu; Kürt ulusal sorunudur. Bugün 30 milyonu aşan nüfusu ile Kürt ulusu yaklaşık bir asır önce ülkeleri ile birlikte dört devlet arasında paylaşılmıştır. Bu durum sorunun her ülke ve rejimle olan ilişkisi açısından, tarihsel süreç içinde özgün şekillenmelere yol açmışsa da meselenin özü değişmemiştir. Sorun; ulusal eşitsizlik ve ulusal haklardan yoksunluk olarak ortaya çıkmıştır. Kürt ulusu, büyük emperyalist güçlerin desteğinde bölgenin egemen ulus rejimlerince, zulüm ve zorbalıkla kendi kaderini tayin etme hakkından yoksun bırakılmıştır.
Sorunun en derin şekilde yaşandığı ülke ise ne yazık ki, Kürt nüfusun en yoğun olduğu, diğerlerine kıyasla daha gelişmiş bir ülke olan Türkiye olmuştur. Kürt halkının ulusal kalkışmaları kanla bastırılmış, ulusal varlığı tamamen inkâr edilmiş, sistematik, ağır ve acımasız bir asimilasyon politikasına tabi tutulmuştur.
Sosyalist hareketin ve işçi hareketinin yükseliş dönemi olan 60'lı ve 70'li yıllar aynı zamanda toplumun ezilen kesimlerinin başında gelen Kürt halkı saflarında da yeni bir ulusal uyanış ve mücadele dönemine yol açmıştır. Bu süreç bilindiği gibi büyük ölçüde devrimci ve sosyalist etkiler taşımaktadır.
Son 25 yılda ise Kürt hareketi silahlı ve parlamenter kanadı da olan, pek çok aracı kullanarak geniş halk kitlelerini kendine bağlayan uluslararası etkiye sahip bir hareket haline gelmiştir.
Söz konusu süreç aynı zamanda zorunlu göçler ve köy boşaltmalar sonucu Kürt nüfusun hızla, yığınsal boyutlarda kentlileştiği ve proleterleştiği bir süreçtir.
Bu durumu inceleyen sosyologlar ortaya çıkan tabloyu;"işçileşen Kürtler, Kürtleşen işçi sınıfı" şeklinde formüle etmektedir. Ayrıca somut olgular ve veriler bu tespitin hiçte abartılı olmadığını göstermektedir. Doğal olarak Kürt nüfusun sınıfsal yapısındaki bu olağanüstü hızlı değişim Kürt hareketi üzerinde yeni etkilere ve yeni eğilimlere yol açmakla kalmayıp, ülke çapında da Kürt sorununun taşıdığı dinamikleri daha da devrimcileştirmiştir. Sorun kaçınılmaz olarak fiiliyatta daha yaygın şekilde işçi ve emekçi sınıfların saflarına taşınmış ve gündemine girmiştir.
Kısa bir zaman diliminde zor yoluyla gerçekleşen bu sosyal, sınıfsal değişim ulusal hareketin saflarında bir başka yönüyle de yankısını bulmuş; Kürt ulusal hareketinde sınıf çelişkilerinin daha açıktan günlük politikalara yansıması kaçınılmaz olmuştur. Örneğin, tam da sorunun yeni boyutlar kazandığı, "demokratik özerklik" ve müzakere tartışmalarının alevlendiği bir anda Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası (DTSO), Ticaret Borsası ve Diyarbakır Girişimci İşadamları Derneği (DİGİAD) gibi bazı Kürt burjuva çevreleri referandumda "Evet" diyeceklerini ilan ederek BDP'nin BOYKOT kararını tanımayacaklarını belirtmişlerdir. Sırf bu açıklamanın yapılmış olması bile bazı burjuva liberal gazeteci-yazarlar ve siyasetçilerde büyük sevince yol açmış, bir zil takıp oynamadıkları kalmıştır.
Elbette bu çevrelerin derdini anlıyoruz; her yolu deneyerek, Kürt halkını sadece kendilerinin ve efendilerinin amaç ve çıkarlarına hizmet edecek bir zemine hapsetmek istiyorlar.
Tüm bu gelişmeler, işçi sınıfı davası ve sosyalizm diye bir derdi olanlar açısından dikkatlerini buraya odaklama ve Kürt sorunu karşısında daha da sorumlulukla hareket etmeyi zorunlu hale getirmiştir.
Bu noktada, Kürt halkının ulusal varlığının ve haklarının tanınması için ortaya koyduğu kararlılık ve bu eksende geliştirilmeye çalışılan çözümler üzerinden bazı "sol", "sosyalist" çevrelerce sergilenen tutumların anlamı üzerinde kısaca durmakta fayda vardır.
Bu çevrelerin bazıları, taşıdıkları sıfatların gereği olan, Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkını koşulsuz savunma ve bunun için mücadele etme sorumluluklarını inkâr etmekteler. Öyle olunca; resmi sıfatları yerine, ne idüğü belirsiz bir "sol" kavramının kullanılması tercih edilerek ; "sol tutum şudur", "sol tutum budur", "Kürt solu nerde?" diye masa başı ahkâm kesmeler ve akıl vermeler birbirini kovalamaktadır.
"Sol" kavramının sosyalist terminolojideki anlamı bellidir. Sosyal-şovenlerin kendilerini solcu olarak tanımlamalarında bizce de bir sakınca yoktur. Ancak kendisine sosyalist, komünist sıfatını yakıştıranlara haklı olarak buna uygun davranmaları gerektiğini hatırlatmak zorunluluktur.
Sosyalistler, komünistler elbette birlikten yanalar ve işçi sınıfının birleşik mücadelesini savunurlar. Ancak bunun da gereği birlik üzerine lafazanlıktan ve akıl hocalığından geçmez. Birlik, özgür ve gönüllü koşullarda gerçekleşmedikçe işçi sınıfı davasına hizmet etmeyeceği bilindiğine göre, yapılması gereken Kürt işçi ve emekçilerinin güvenini kazanmaktır. Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkı, ayrı devlet kurma hakkı başta olmak üzere, tüm ulusal haklarını içtenlikle ve kararlılıkla savunmadan, bunun gereklerini pratikte yerine getirmeden "birlikten" bahsetmek ikiyüzlü burjuva inkârcılığından, ezen ulus şovenizminden başka bir şeyi ifade etmeyecektir.
İşte asıl bölünmeyi kışkırtan da böylesi tutumlar olacaktır.