07 Eylül 2010, Salı

"Boykot yeni anayasa alternatifini yarattı"

İslam dünyası, Filistin, Arap dünyası ve Kürt meselesine ilişkin yazı ve kitapları ile tanınan araştırmacı, gazeteci, yazar Faik Bulut ile hem referandum sürecini hem de "Yeni Anayasa"yı konuştuk.

KAZIM ŞAHİN kazimsahin@emekdunyasi.net

12 Eylül'de sandıktan "evet" de çıksa "hayır" da çıksa; boykot etkili olsa da olmasa da gelinen noktada bir tek şey kesin görünüyor: Yeni ve demokratik bir anayasa ihtiyacı! 12 Eylül referandumu öncesi ve sonrasıyla bir süreç olarak demokratik anayasanın tartışılmasına vesile olduğu ölçüde anlam kazanacak.  İslam dünyası, Filistin, Arap dünyası ve Kürt meselesine ilişkin yazı ve kitapları ile tanınan araştırmacı, gazeteci, yazar Faik Bulut ile hem referandum sürecini hem de "Yeni Anayasa"yı konuştuk.

12 Eylül Anayasa'sında bazı maddelerin değiştirilmesi için referanduma gidiliyor. Değişikliklere "Evet" diyenler de "Hayır" diyenler de referandum sonrasında "Yeni bir Anayasa" için oy istiyor. Bunu nasıl anlamak gerekir? Bu iki cephe de yeni bir anayasa istiyorsa referandumun anlamı ne?

Herkes kendine göre bir anayasa istiyor. Özellikle AKP'nin anayasaya bakışı, Türkiye'ye bakışı çok farklı. Bu anayasa her şeyden önce Cumhuriyet rejimiyle, Kemalist düşünceyle hesaplaşma anayasası olacak ama bu değişikliği içeren ya da içermeyen, yani gelecekte vaat edilen; tamamen AKP'nin Türkiye'yi nasıl yöneteceğine ilişkin, bir anlamda AKP'ye mahsus bir anayasa olacaktır.

Halkın çıkarlarına, ihtiyaçlarına cevap verecek bir anayasa olmayacaktır. Bu yüzden dikkat ederseniz, AKP'yi destekleyerek bir şeyleri kazanan, yani cemaat, tarikat toplulukları ya da AKP'nin dışında olup da Kemalist rejimle, Cumhuriyet rejimiyle hesaplaşma amacındaki SP, BBP gibi partiler için bir hesaplaşma anayasası olacak. Deyim yerindeyse seksen yıllık Cumhuriyet tarihinde ilk defa inisiyatifi ele geçiren İslami 'backgrounda' sahip olanların önünü açacak, bunların işlerini kolaylaştıracak, sermaye açısından önlerini açacak bir anayasa olacak. Bu, özetle; Türk-İslam Anayasası olacak. AKP açısından baktığımızda durum budur.

Özellikle CHP, bir anayasa değişikliği istiyor ama bu anayasa değişikliği muhtemelen ulus-devleti korumakla birlikte, belki 1920'lerden bugüne ya da Baykal döneminden biraz daha farklı bir şekilde, reformize edilmiş bir Kemalizmi, reformize edilmiş bir "çağdaşlaştırılmış tepkime"yi içerecektir. Küresel sosyal demokratların normlarına uygun bir anayasa olacağını sanıyorum. Geri kalan partiler açısından baktığımızda; MHP'nin anayasa değişikliği istediğine çok emin değilim. İlla anayasa değişikliği isteyecekse, ulus-devleti tahkim eden, Kürtleri ya da diğer etnik grupları veya farklı kültürleri içermeyen bir anayasa olacaktır. Özetle; AKP'nin anayasa stili; Osmanlıcılık, Liberalizm, küresel eğilim ve artı cemaat anayasası artı Türk-İslam sentezine dayalı bir anayasa ya da onlardan ilham almış bir anayasadır. CHP'nin öngördüğü ise tümüyle milliyetçiliğe dayanan bir anayasa, deyim yerindeyse; Cumhuriyet'in bugüne kadar verdiği tüm tavizleri geri almaya dayalı bir anayasadır, Kemalizm'in biraz daha reformize edilmiş halidir.

"SORUNUN TEMELİNDE SINIF KAVGASI VAR"

Bu anayasa sadece AKP'nin anayasası mı? Cemil Çiçek aylar öncesinde IMF'nin bu anayasa paketini geçirmek için baskı yaptığını söylemişti. Yani diğerleri olsaydı da bu anayasa paketini geçirmek zorunda mı kalacaktı, yoksa AKP kendi anayasasını mı yapıyor?

Şimdi aslında bugün şu bölümün altında bir sınıf kavgası var. Kendi içindeki bölünmeler, sermayenin çeşitli sınıf ve kanatlarının kavgası var. Bunu görmekte yarar var. CHP muhtemelen metropollerin, büyük sermayenin çıkarlarını koruyacak. Sosyal adalet bunun için etkili olur. Çeşitli ülkelerdeki gibi sosyal adalet, sosyal devlet kavramını biraz daha korunması önemlidir. Ama AKP, sermaye açısından kendi tabanını perçinleyen, sağlamlaştıran, kendi sermayesini ön plana çıkaran, eski deyimle yeşil sermaye diyebileceğimiz AKP'ye yakın iş adamlarının; yani İslami bir ittifak içinde olduklarının, özellikle çok palazlanmış bir cemaatin kılavuzluğunu yaparak, önünü açmak istiyor. Açsınlar çok önemli değil de; Bu adımlar da (Arap, İslam ülkelerine vizeleri kaldırmak, her bir ülkeyle 48 ticari anlaşma yapmak) 21. yy. kapitalizminin gereklerini yerine getirmek demek. Burada ilişkileri geliştirmek için yapılan çalışmalarda yoksula, çiftçiye bir şey yok! Tersine, çiftçiyi öldüren, özelleştirmelerle köylüyü öldüren, emekçinin canına okuyan, emekçiye hiçbir şey vermeyen adımlar bunlar.

Bunlar olmadığı halde varmış gibi bir hava estirilmiyor mu? Yani CHP de AKP de özgürlükten, emekçiye yenilikten bahsediyor...

Bunun bir örneği; Türkiye'nin suları, akarsuları yani tamamen özelleştiriliyor. Eskiden hatırlıyorsanız, kırk köye ya da on köye sahip bir ağa modeli vardı. O gelir kamçıyla köylüyü ezer. 5-10 tane de fedaisi vardır. Şimdi bunlarda o kamçı yok, ellerinde çok uluslu bir sermayenin gücü var ve yeni ağalar yetiştiriliyor. Özelleştirmede yeni yeni ağalar yetiştiriliyor ve bunlar kapitalist bile değil. Yani bunlar, köylünün çiftçinin canını alacak. Hatta sanayi işçisi tanımını "kul"a çevirmeye çalışacaklar. Bütün bunlardan bilhassa sermayenin de kendi arasındaki çekişmesine kadar her şeyin bu anayasalara yansıması mümkün. O yüzden işte Başbakan "Bir taraf olan bertaraf olur", "Taraf ol, Taraf ol" diyor.

Bu çerçevede bu referandum yeni bir anayasa isteğinin bir erken seçim malzemesine dönüştürülmesi olasılığı taşıyor mu?

Şimdi 13 Eylül sabahını değerlendirmek lazım. Kanunen erken seçime gitmek mümkün değil. Kanunen! Ancak çok olağanüstü şartlarda, kriz şartlarında, sürpriz şartlarda meclis olağan üstü toplanır, o seçime ilişkin kanunu değiştirir, erken seçime gider. Onun dışında kanunen mümkün değil. Fakat 13 Eylül senaryosu şöyle olur; varsayalım ki; çok büyük bir farkla "Evet" aldı götürdü. Bu AKP'nin büyümesi gibi görünse de, AKP büyük bir kibire kapılacak. Tekelci bir durum-yani siyasette tekel, ekonomi de tekel, yönetim de tekel-ortaya çıkar ve bu durum toplumun AKP'den beklentilerini çok fazla yükseltebileceği için toplum, "Yahu kardeşim bize bir şeyler yapacaktın anayasa, özgürlük, ekonomik refah getirecektin" gibi baskılarda bulunursa, bu, AKP'yi olmaz yollara sevk edebilir. AKP'yi bir açmaza, bir çıkmaza sürükleyebilir.  Bir varsayım olarak; 12 Eylül'de "Hayır" çok çıktığı zaman AKP'nin bu durumunu koruması mümkün değil. Çünkü "Hayır" cephesi genel olarak tek blok değil. AKP şu an için aşağı yukarı tek blok olarak, iktidarı elinde tutmaktadır. Devlet gücünü kullanıp  istediğini yapma olanağına sahiptir. Ama diğer yanda sosyalistler var, MHP, CHP var, şunlar var, bunlar var. Bunların destek blokları da var, muhalefet de onların dezavantajı. Burada daha fazla baskı var ve bu kısım kırılma noktası üzerindeler. AKP'yi yıpratıp komaya sokma çalışacak ve sürekli vuracaklar. O bakımdan AKP, büyük bir yıpranma sürecine girecektir ve 3-4 ya da 5 yıla yayılmış bir dağılma süreci yaşanabilir.

"UZLAŞMA AKP'NİN GENLERİNDE YOK"

Yeni bir anayasa için hemen herkesin dilinden düşmeyen bir kelime var "uzlaşma", yeni ve demokratik bir anayasa için bu "uzlaşmanın zemini sizce nasıl oluşturulmalı?

AKP şimdiye kadar hep tek yanlı, tek boyutlu ve tekelci oldu. Paylaşmacı olmak, uzlaşmacı olmak, Başbakanın gerek yetki karakteri, gerek insani karakteri, kişiliği, mizacı, gerekse AKP'nin ideolojisi açısından çok mümkün değil; buna müsait bir yapıda değil. Yani "Ya bendensin, ya karşımda", "Ya benim dediğimi yaparsın, ya olmaz" yaklaşımı var. AKP daha uzlaşmacı değil, daha kibirli daha baskın bir siyaset izleyecek gibi görünüyor. Olmayabilir de, yani çeşitli dinamikler olabilir, uzlaşmaya zorlayabilir. Ben AKP'nin genlerinde uzlaşma olmadığı kanaatindeyim. Dolayısı ile çok fazla uzlaşma çıkacağını zannetmiyorum.

"DEĞİŞİKLİKLER İYİ NİYETLİ DEĞİL"

Yeni bir anayasa hazırlanırken mevcut ve önceki anayasalarda yer alan "değiştirilemez ve değiştirilmesi dahi teklif edilemez" maddelere ilişkin değerlendirmeniz ne? Bu maddelerin aynı şekilde yer alacağı anayasa "yeni" olabilir mi?

Yani ben pek gerçekçi görmüyorum... Şimdi onu şöyle ele almak gerekli; metin olarak ele almak gerekli. Bir; anayasanın ilk dört maddesi değişmez olduğu sürece, AKP'nin yaptığı değişimin hiçbir anlamı olmaz. İki; AKP'nin değişiklikleri içinde kendine yonttuğu, kendine demokratikleştirdiği maddelere baktığımızda hiçbir şekilde halkın yanında bir anayasa olmayacak. Mesela grev hakkı varmış gibi gösterilir ama aslında grev hakkı yok uzlaşma hakkı var. Kurulacak uzlaşma kurulu da iktidar yanlısı olacak. Merkezi o olacağı için bunun da içinden çıkılamayacak. Daha dün baktım maddelere, satır arasına şunu sokmuşlar; Tazminat.  Grevden dolayı oluşan zararı sendikalar ödemeyecek. Kim ödeyecek? İşçi ödeyecek. İşçinin ödemesi demek, işçinin aklına bırak bir daha grev sözünün gelmesini, -bireyden bahsediyorum toplumdan değil- grevi düşünmemesini bile sağlayabilir. Tazminat ödeyecek yani. Diyelim ki 2000, 3000, 5000, 10000 lira tazminat cezası uygulanırsa ne yapacak? Şimdi diyorlar ki; "Anayasaya Mahkemesi'ne verdiyseniz şikâyetinizi AİHM'ye bile gitmenize gerek yok. Verdiniz ise şikâyetinizi "lak" diye cevabı çıkacak." Yok öyle bir şey! Anayasa Mahkemesi'ne yapacağınız şikâyet 4-5 sene, uzun yılları alacak. Dolayısı ile bugün çok canlı olan bir davayı, 5 sene-10 sene sonra AİHM'ye götürmüşsün ne yazar, götürmemişsin ne yazar? Yani yine hâkimler kurulu, savcılar kurulu emekçinin yanında mı olacak? Geçen gün bir kadın konferansına gittim. Genellikle AKP kollarının düzenlediği bir konferanstı. Bir kadın AKP milletvekili vardı. Baktım, değişikliği okudum yani pozitif ayrımcılığı, "Devlet gereğini yapar." şeklinde vurguluyor. Oradaki boşlukları okudum. Hiç haberleri olmaz mı? Çok klasik bir şey bu. Belli ki bu, kadın hareketlerine bir değişiklik getirmeyecek. Şu anda olandan farklı bir şey olmayacak. Bir de kötü niyet açısından baktığımızda; 4 bin çalışanı atacak. Emekli edecek. Sonra kendi kadınlarını getirecek. Yani yandaş kadınlarını. Ahbap kadınlarını getirecek. Al sana pozitif ayrımcılık! AKP kadınları kadrolara girecek dolayısı ile buralarda ince ince şeyler sokuşturulacak ve hiç iyi niyete dayalı bir şey olacağını zannetmiyorum.

"BOYKOTTAN ÜRKTÜLER"

Siz referandumla ilgili başından itibaren boykot tutumunu savundunuz ve çağrıcılar arasında yer aldınız, geçen zaman içinde boykotu savunan BDP'nin demeçleri üzerinden özellikle belli basın yayın organları boykotun terk edileceği yönünde yayınlar yaptılar, tekziplere rağmen bu yönlü yayınlar devam etti. Bunu neye bağlıyorsunuz. Neden boykot tutumu hem "evetçi" hem de "hayırcı" kesimi böylesine rahatsız etti?

Bir defa bu klasik suçlama, işte Evet'çiler de, Hayır'cılar da, Yetmez ama Evet'çiler de, hepsi nereden bakarsanız bakın bir klasik zihni sınıflardır. Şimdi burada artık Türkiye'de hür, demokratik, sosyalist Türk'ler, yurtseverler, neyse, kendini Türkiye'ye yeni bir alternatif yaratmak için geliştirenler "Biz de varız!" demek zorunda. Yani onun bunun kuyruğuna takılmadan bu işi yapmak. Biz de bunu yapmak durumundayız. Bu taraf gerek sosyalistler, gerek devrimciler, gerekse iki taraf için önemli bir çıkış. Ne için çıkış; şimdi ilk defa sosyalistler iki seçenek dışında "alternatif budur" diye Türkiye'nin gündemine bir şey soktular. Bu alternatifin en önemli belgesi, BDP'nin aslında çok sayıda akademisyene, eğitim örgütlerinden de yararlanarak hazırlattığı bir anayasa vardı. Bunu hem meclise sundu, hem de AKP'ye sundu. Diğer partilere de sundu. Baktılar ki; bu alternatif, aslında kendilerinin sonunu getirecek bir alternatif. Kendi iktidarlarının, kendi sömürü rejimlerinin, kendi o klasik yozlaşmış rejimlerinin tümüyle kötüye gidişini öngören bir anlaşma. Bundan ürktüler. Bu ürküntü ister istemez, esas tehlike esas dinamik, -yani onlar açısından tehlike- ama esas dinamik buradadır. Bu dinamik eğer hayata geçerse bunları götürecek. Neden; çünkü, bir defa boykot platformu cephesi ya da odağı, her neyse, çok farklı fikirlerden oluşan ve Türkiye'ye 21. yy. perspektifini sokan, bunu yapmaya aynı zamanda aday olan ve bunun için de bir yere kadar gücü olan bir odak. Yani dinamiği olan, gücü olan ve gündemi belirleyen bir odak. Hayır cephesi öyle değil. Bu cephedekilerin Türkiye'ye bakışı çok farklı. Halkın bakışı çok farklı, MHP'nin, CHP'nin bakışı çok farklı. CHP tek başına kalkıp bunları yapmak isteseydi bir dinamik çıkmazdı. Dinamik buradan çıkabilir. Ve hem sermaye hem Türkiye'yi yönetenler hem de Türkiye'nin egemen sınıfları bu dinamikten müthiş biçimde ürktüler. Hayır diyenlerle Evet'e çağrı yapanların polemiklerini bir tarafa bırakalım. Egemen sınıf bu dinamikten ürktü, "evet, hayır, evet, hayır" ikisi de boykottan bahsetmiyor. Bahsetmemeye gayret ediyor. Bir de "Göründüğü yerde engelleme, ezme" tutumu var. Özellikle diğerini çökertmeye yönelik. Bu anlamda da; özellikle AKP yandaşı medya, yani tarikatçı medya, cemaatçi medya, AKP'nin liberal medyası etkin. Hayır'cılar biraz daha farklı, özetle; bunlar baktılar birlik oldular yani aydınıyla, çiftçisiyle, Kürdüyle, sosyalistiyle, Türküyle haklı kesimlerdeki birliği görüp bu sefer çarpıtmaya başladılar. Yani, kara propaganda yürütmeye çalıştılar. Tabi son on güne kadar başarılı gibi gözüküyorsa da AKP içinden 15-25 bin gibi bir rakam eridi. Bu AKP için bir hezimettir, vurgundur. Dolayısı ile yoruldular. Yani boşa çıktığını gördüler.

"BOYKOT SİYASETTİR"

Ben Demokratik Toplum Kongresi'nin katılımcısıyım. Biz Diyarbakır'da bağlayıcı bir karar aldık. Boykot denen şey siyasettir, bunu batıda aydınlar yürütecektir, demokratlar, sosyalistler, iki yerde de BDP yürütecektir, Kürtlerin yoğun olduğu bölgelerde bağlayıcıdır. Bu pazarlığa tabi değildir. Pazarlığa tabi olan şey eylemsizlik kararıydı. Bu meseleyi uzatmayayım; Talepleri bu yöndedir.

Az önce belirttiğiniz gibi referandum sürecinin bir anlamda demokrasi mücadelesinin dinamiklerini üç seçenek temelinde böldü. Karşılıklı kırıcı suçlayıcı söylemlerin gündeme gelmesini nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce, bölünmeyi giderecek, bu güçleri ortak payda da birleştirecek tutum ne olmalıdır.?

Yetmez ama Evet'çiler ile Kürtler arasında da var tabi. İşte kendini sol gösteren belli güçler arasında da var. Alevi kesimlerinde de. Var ama bunların bence temel problemi; kendine güvenleri çok fazla yok. Çünkü sonucu değiştirecek küresel bir güçleri de olmadığını biliyorlar. Dolayısı ile elin çöplüğünde maden aramaya çalışıyorlar. Bu ideolojik olarak kötü. Yani korkunç bir yanılsamadır. Çünkü; "AKP'ye demokrasinin öncülüğü verilir" gibi bir büyük gaflet içerisindeler.  Hayır açısından, tekrar ediyorum ben Hayır'cıların kendi gerekçelerine falan çok fazla dokunmuyorum. Bunda Türkiye'nin demokrasi güçlerinin, sol demokrat, demokrasi güçlerinin şu an için yani 12 Eylül'e kadar toparlanması ve iyileşmesi mümkün değil. Zaten ayrışmalar filan oldu. Belki şöyle bir şey olabilir; Boykot kendini zaten ispat ederse, yani kitlesel bir zemini olduğu açık. Şimdi baktık ki BDP'nin verdiği anayasa önerileri, diğer fikirler, şimdi yeni anayasa platformları filan var. Muhtemelen bence kitlesel mücadele edilen dönemde bir baskı unsuru oluşturarak, yani AKP hala iktidarken onu gerçek halkın etrafında yeni bir anayasa yapılması ve rejimin o yönde bir değişikliğe uğramasını zorlamak mümkün.

 

Bu talep düzeyinde olan ama bir de sokak düzeyinde olan imkanlar var; Bu da hem AKP'yi hem Türkiye'nin önünde gelişmesine engel olan diğer politikacıları ve siyasi partileri, CHP'yi kuşatmak, iteklemek. Şimdi belki onları öldüremez ama itekleyerek belli bir mesafeye kadar getirebilir ve ancak bu temelde  birleşebilirler, bunun dışında birleşme şansları pek gözükmüyor. Hem sokak siyaseti hem de siyasi arenadaki siyasetten bahsediyorum.

Aynı zamanda DTK üyesisiniz, belirttiniz. Sizce başlıca Kürt kentlerinde % 50'yi aşan bir boykot tutumu ne anlama gelir? Hem Kürt halkının talepleri açısından hem de Türkiye'nin tümü açısından yaratacağı etki ve ortak yürütülecek demokrasi mücadelesine nasıl bir dayanak oluşturabilir?

Siyaset güçle yapılır. Yoksa yerini entelektüel tartışmalar alır. Zaten boykot çıkarsa Türkiye'de siyasi bir devrim olmuştur. Sokakta tanım değişmiştir, onun ancak anayasaya ve diğer yasalara adapte edilmesi gerekir. Ondan dolayı bir oran üzerinde durmuyorum. Siyaset biliminde şöyle bir şey vardır; Bir mecliste, bir toplumda güçlü biriyseniz hem karar sahibi olursunuz, hem söz sahibi olursunuz, hem de gündeme müdahale şansınız olur. Böyle bir şans yakalayabilinirse Türkiye'nin 12 Eylül'den bu tarafa gelen o ölü toprağının kalktığını ve demokrasi güçlerinin yeniden dirildiğini ve Türkiye'nin gerçek gündemine müdahale edildiğini ve özgüven sağlandığını düşünürüm.

Boykot tutumunun üçüncü bir seçenek olduğu ve egemen çevrelerin çekişmesini ifade eden evet- hayırcı cepheleşmenin dışında üçüncü bir cepheyi örgütleme imkanı verdiği söyleniyor, sizin bu konudaki düşünceniz nedir?

Evet öyle bir seçeneği sunuyor ama onu da tehdit ediyor. İlerde bunlar tartışılır ve hep klasik; o bir harekettir, bir dinamiktir, girişimdir. Adı ne olursa olsun böyle bir zemin yaratıldığı zaman emin olun hayır cephesinde olanlar zaten ister istemez bu tarafa doğru kayacaklardır. Emin olun siz ne kadar ileriyseniz CHP'yi de o kadar ileriye sürükleyebilirsiniz. Bir örnek vereyim; 1960'larda dünyada sosyalizmin itibarı çok yüksekti. Bütün dünya sosyalizme göre politika uyguluyordu, yani kapitalistler bile sosyalistlere bakarak politikasını seçiyordu. Bunun meclise yansıması şöyleydi TİP (Türkiye İşçi Partisi) vardı. 60'lardan bahsediyorum. Türkiye İşçi Partisi gündeme geliyordu, CHP ona bakarak kendini daha sola itiyordu, Adalet Partisi, Demirel'in partisi de kendini CHP'ye göre sola çeviriyordu. Bu sefer Türkiye'de soldan siyaset yapılmış oldu. Ne kadar derli toplu, programlı ve pratikte mücadeleyi ileri götürürseniz, Türkiye'nin diğer demokratik güçleri taban olarak sağa göre değil, ABD'ye göre değil size göre bir siyaset izlerler.

"TÜRKİYE'NİN EN ÖNEMLİ SORUNU: KÜRT SORUNU"

Son olarak; tüm bunlarla beraber sadece referandum tartışması içinde değil, az önce bahsettiğimiz demokrasi güçleri açısından, Türkiye'nin demokrasi mücadelesi için izlenmesi gereken yol nedir? Ve eklemek istedikleriniz varsa ...

Türkiye'nin hala en önemli meselesi Kürt Sorunu. Kürt Sorununun çözümü sosyalist, devrimci kesime de etki edecek. Çözümle beraber destek gündemde olacak. Küçük kapsamlı çalışmalardan çıkacak daha bir bütünlüğe evrenselliğe geçecek. Bu çok önemli bir şey. Sonrasında da bu bağlamda halkın iyi niyetini ileriye taşımak ki bu sol dinamiği de ileri taşımak anlamına gelir. Hala sol kesimin kendine güveni yok. Sol dinamiklerin özgüvenleri yok. Bu özgüveni sağlayıp, Türkiye çapında politika yapılmalı. Kendiliğinden gündemin, kendi örgütünün gündeminin ötesinde, Türkiye'nin geneline nasıl bakacağını çözebilirse, politikayı böyle yaparsa, sadece demokrasi değil kapitalizm gibi olgulara da genel bir iyileştirme olacağı kanaatindeyim. Yani şöyle diyeyim; Demokrasi mücadelesi ve emek-sermaye mücadelesi olunca, Türkiye halkları esas olunca gerisi teferruattır. Buralarda birleştiğimiz anda özerklik gelecektir. Sadece dar anlamda Kürtlere özerklikten bahsetmiyorum. 'Özsavunma', 'özmillet', 'özdevlet' olguları da iyice yerleştiği oranda birlik içinde ilerlenecektir.

(EmekDunyasi.Net)

İstanbul -