Değişim mi,statüko mu...?
Referandum günleri büyük bir hışımla geçiyor. Kazananlarla kaybedenleri yorumlayanların sesleri, pazar tezgâhlarında bağıran çığırtkanlar gibi birbirine karışıyor.
Değişim olgusu siyaset sahnesinden pompalanan bir argüman olmaktan çıkarak, ülkede, üzerinde hemfikir olunan bir algı halinde geldi. Bu gerçek bir değişim olmaktan uzak olabilir. Ama bu algı insanların oy verdikleri, inandıkları bir biçim almış durumda.
AKP adım adım iktidarını pekiştiriyor bunu yaparken özgürlük ve demokrasi taleplerini yedekliyor. Otoritesini emekçilerin bir takım taleplerini kullanarak güçlendiriyor. Öne çıkaracağı önermesini anını kollayarak sahneye çıkarıyor. Kimi zaman daha öncesinde hiç yokmuş gibi davranabiliyor, bekletebiliyor.
Tekrarlayalım; evet oyu veren emekçiler değişime inandıkları için oy veriyor. Liberal aydınlar da oyunu bunun için veriyor.
Bu gerçekliği, halkın cehaleti üzerinden veya üniversite mezunları gibi bir kategori oluşturarak, ateşli sabit bir fikir tutturmak için kullananlar da yok değil.
AKP, topluma, ilerici demokrat, ekonomiyi iyi bilen geleneksel yaşam tarzına ve aile yapısına bağlı, diplomaside başarılı, politik arenada son derece reformist bir yönetici topluluğu olarak gösteriliyor. Ve büyük ölçüde bu kabul görüyor. 'Anayasayı değiştirdiler, ekonomi büyüdü, Kürtçe televizyon kuruldu, azınlık vakıfları ile ilgili bir takım düzenlemeler yapılmaya çalışıldı, cemevine gidildi 'gibi. Bunlar ülkenin temel sorunlarına değinildiği bunların çözümü için yolun engellerden temizlendiği imajı yaratmaktadır. Konumuz demokrasi olunca da, liberal demokrat aydınlar, bu muhafazakâr demokratlardan daha iyisi, Şam'da kayısı demektedirler.
Ama konumuz her ne kadar demokrasi olsa da statükonun yıkılması talebi güçlü bir toplumsal muhalefetle ve de onların politik örgütleri ile birlikte başarılabilir. Ülkemiz toplumsal muhalefeti 80 sonrası esas olarak, bahar eylemleri, irili ufaklı işçi direnişleri ile Zonguldak maden işçilerinden Tekel işçilerine, üniversite gençlik hareketine, Kürt ulusal direnişine, kamu emekçilerinin yıllardır sürdürdükleri mücadeleye kadar, parçalı da olsa bir geleneğe sahip. Yaratılan muhalefetin statükonun meşruiyetini yıprattığını, yıktığını ama cemaat örgütlenmelerinin desteklediği yeni dinci burjuvazinin, muhafazakâr geleneğinin eski mağduriyetlerini de öne çıkararak bütün bu muhalefetin gücünü yedeklediğini söyleyebiliriz. Bunu kırmayı başarabilen tek muhalefet önermesi ise boykot oldu. Tarihi sınıf savaşları oluşturmakta, ama bireylerin ve kültürel aidiyetlerin önemini unutmadan onları içine alarak ilerlemektedir.
"İnsanlar tarihlerini kendileri yaparlar, ama onu serbestçe kendi istedikleri parçaları bir araya getirerek değil, dolaysızca önlerinde buldukları, geçmişten devreden verili koşullarda yaparlar. Tüm göçüp gitmiş kuşakların oluşturduğu gelenek, yaşayanların beynine bir kâbus gibi çöker. Kendilerini ve bir şeyleri altüst etmekte, şimdiye kadar hiç olmamışı var etmekle uğraşıyor göründükleri esnada, tam da böylesi devrimci kriz dönemlerinde, endişe içinde geçmişten ruhları yardıma çağırır, onların adlarına, sloganlarına, kıyafetlerine sarılır, dünya tarihinin yeni sahnesinde bu eskilerde hürmet edilen kılıklara bürünür ve bu ödünç dille oynamaya çalışırlar''. (On Sekiz Brumaire)