Fırsat ve zorunluluk
Ülke peş peşe ileri düzeyde gerilim barındıran olay ve olgular zincirini yaşamakta.
Referandumla toplumun egemen çevrelerce yedeklenmesi hamlesi, Kürt hareketinin Demokratik Özerklik ilanı ve boykot tutumuyla önemli ölçüde boşa çıkarıldı. Yeni Demokratik Anayasa talebi bu sayede gündemden düşürülemediği gibi daha da canlılık kazandı.
Referandum öncesi ve sonrası Kürt kentlerinde yaşanan saldırı ve provokasyonlar, güvenlik zirveleri ve tehditler halkın taleplerini yükseltmesini ve girdiği kendi kaderlerini kendi ellerine alma sürecini engelleyememektedir.
Dün sona eren eylemsizlik kararı, KCK tarafından bir hafta daha uzatıldı. Kürt hareketinin boykot tavrını bir mücadele yöntemi olarak asimilasyoncu kurumlara karşı da hayata geçirme kararı hayli etkili oldu. İlk gün okul boykotu başlıca Kürt kentlerinde başarılı oldu. Okul boykotunu askere gitmeme çağrısı izledi.
Kürt hareketinin boykot yöntemiyle yakaladığı başarının, toplumun talepkar kesimlerinde ilk yankısı Alevi toplumunda ortaya çıktı; Alevi örgütleri zorunlu din derslerini boykot etmeyi düşündüklerini duyurdular.
Ülkenin batı kentlerinde ise aydınlar ve demokrat çevreler yaşananlara kayıtsız kalmayıp, her gün yeni bir çağrı ve eylem yapmaktalar; Kürt sorununun barışçıl demokratik yollarla çözülmesi için çağrı yapmakta ve 12 Eylül darbecilerinin yargılanmasını talep etmekteler.
Ancak bu tablonun yanı sıra beş-altı aylık yoğun sürecin çıplak şekilde ortaya koyduğu başka bir gerçek de var. Onlarca yıldır yürütülen neo-liberal politikaları, gemi azıya alarak devam ettiren; işsizlik, yoksulluk ve yolsuzlukta kendinden önceki hükümetlere rahmet okutan, eğitim ve sağlığı tamamen piyasalaştıran, demokratikleşme adına yeni saldırı yasaları çıkaran, binlerce Kürt çocuğunu terör yasalarıyla yargılayıp hapse atan, emperyalist güçlerin bölgedeki kirli emellerine hizmette sınır tanımayan AKP hükümeti, ne yazık ki ülke çapında ciddi, birleşik, örgütlü bir toplumsal muhalefetle karşılaşmadan işlerini yürütebilmiştir.
Son on yılın işçi eylem ve direnişleri, kamu emekçilerinin eylemleri, ülkeyi bir uçtan diğer uca saran ve halk kitlelerine dayanan çevreci hareketlerin varlığı, sadece KPSS yolsuzluğu mağdurlarının oluşturduğu onbinlerce üyesi olan gençlik platformları, başta Kürt dinamiği olmak üzere Aleviler ve diğer ezilen halk kesimlerinin taleplerini daha kararlı şekilde dile getiriyor olması, aslında etkili bir toplumsal muhalefeti örgütlemek için nesnel koşulların fazlasıyla mevcut olduğunu göstermektedir.
Öyleyse sorun nedir?
Sorunun ne olduğu sır olmamasına karşın referandum süreci, kralın çıplak olduğunu sağır sultanların duyacağı şekilde haykırdı. Ülke çapında mevcut dinamikleri toplumsal kurtuluş uğruna örgütleyip önderlik etmek bir yana, acil demokrasi ve barış taleplerini örgütleme ve güçleri birleştirme görevini dahi yerine getirecek bir yapının mevcut olmadığı daha da görülür hale geldi.
Sınıf siyaseti temelinde işçi sınıfı ve emekçi tabakalar arasında asgari örgütlülüğe sahip bir merkezin yokluğu, ortaya çıkan fırsatların ileriye atılacak hamlelere dönüştürülmesini zorlaştırmaktadır. İşçi sınıfı saflarında toplumun diğer ezilen kesimlerinin sorun ve taleplerini, ezilen ulusun eşitlik ve özgürlük talebini sahiplenecek bir bilincin oluşması ve bunun için harekete geçirilmesi devrimci öncüyü gerektirmektedir.
Referandum sürecinde demokrasi dinamiklerinin birliğini önemsemeyen, boykot yönteminin önemini ve geçerliliğini göremeyenler, boykotun referandumdan sonra unutulacağını, ancak felsefi tartışmaların konusu olabileceğini ileri sürenler, Lenin'i şahit gösterip boykot kırıcılıklarını vaftiz etmeye çalışanlar, burunlarının dibini göremeyenler ve iktidarsızlıkla malul olanların işçi sınıfı ve halk hareketini birleştirmeleri ve kurtuluşa götürecek bir önderlik sergilemeleri de beklenemez.
Bu gerçek ve onu çevreleyen sorun ve görevleri derinlemesine kavrayıp gereğini yapmak dönemin doğurduğu fırsatları değerlendirebilmek için de zorunluluktur.