Sermaye bir bütündür parçalanamaz !
Geçen hafta demokrasi taleplerinin, 15-20 yıldır dik bir çizgi şeklinde sürekli yükselen yeni sermaye grupları tarafından çalımlanarak yedeklendiğini yazmaya çalışmıştım. AKP iktidarının halkın değil 'yeni dinci burjuvazinin temsilcisi' olduğunu yazmıştım. Gerek bu yaşananların incelenmeye muhtaç olması (en azından benim tarafımdan), gerek tartışma atmosferinin yarattığı dalga, kullandığımız terimlerin tartışılmasını gerektirmektedir. Dincilik vurgusuna özel bir anlam atfetmek aslında genel propagandaya alet olmaktan çok da öteye gitmiyor. Burjuvazinin dinci kesilmesi aslında diğer yönetim sistemlerine de has ortak bir özelliktir. Dincilik, her zorba veya yumuşak yönetim için her daim geçer akçe olmuştur. Geçmişi, yüce değerleri ve kutsallığı bütün egemenler kullanmışlar, kendilerine payanda etmişlerdir. Biz de biliyoruz sermayenin imanı olmadığını ve paranın kimde olduğunu. Ama bazı yazarlar paranın imanı varmış gibi davranıyorlar veya üretim sürecini kontrol eden iman sahibi bir sermayedarın vicdanlı olabileceğini düşünüyorlar(!) Hatta 12 Eylül Cuntası'ndan önce bile laik kesimin işadamlarının nasıl darbe savunuculuğu yaptığını yazıyorlar. 17 Eylül'de Taraf'ta yayınlanan bir makalede şöyle deniyor: "Gazeteci Jan Devletoğlu'nun İngiltere Dışişleri Arşivlerinde yaptığı ve bugünlerde piyasada olan çalışması, 12 Eylül 1980'den bir buçuk yıl önce bile, laik kesimin işadamlarının nasıl darbe savunuculuğu yaptığını kişisel tanıklıklara dayanan raporlar üzerinden ortaya koyuyor.''
Sermayenin sahiplerinin laik olması veya dinci olması kendisini yeşil sermaye olarak göstermesi veya değişik renklere bürünmesi neyi değiştiriyor?
Bu sınıflar üretim ve bölüşüm sistemlerini denetleyip kontrol ediyorlar mı?
Çalışanlar ürettikleri ürünün veya hizmetin üzerinde herhangi bir hak iddia edebiliyorlar mı?
Çalışma koşullarını kimler belirleyebiliyor ve kontrol ediyor?
Yeni sermaye gruplarının ülke ekonomisinde ve siyasetinde rol almaları bazen yerleşik yapıya onun tüm engelleme faaliyetine rağmen de gerçekleşebilir. Belki böyle bir durum yaşanıyor, bekli de bunu da içine alan bir durum yaşanıyor. Ama çıkıp 'laik' burjuvazinin İngiliz arşivlerine dayanan belgelerle darbe taraftarı olduğunu yazıyorsanız, durum başka bir şekil alıyor demektir. Emekçi halk hareketinin bedel ödeyerek, dişiyle tırnağıyla büyüttüğü mücadelesinin bütün kazanımlarına el koyan işbirlikçi 12 Eylül faşist diktatörlüğünün laiklik vurgusuyla tanımlanması, sahneden işçi sınıfının, gençliğin ve emekçi halkın oluşturduğu bütün mücadeleci bileşenlerin kovulması, sahnenin üstüne bir çarpı atılması hissiyatını uyandırıyor. Sermaye dindarların elinde olsaydı 12 Eylül acaba olmayacak mıydı?
Cumhuriyeti kuran yönetici elitin; ittihatçı geleneklerine bağlı kalan devamlarının, tıpkı öncelleri gibi büyük bir şiddetle, kimi zaman Kürtlere, kimi zaman Ermenilere, kimi zaman işçilere ve emekçilere saldırarak onları yok etmeye, örgütlüklerini dağıtmaya çalıştıklarını bu ülkede nefes alan herkes biliyor. Fakat aynı yöntemlerin benzerlerini bazen saadet dönemi yakıştırmaları ile anlatılan Osmanlı döneminde de sıklıkla görmekteyiz. Dönemin yöneticilerinin nasıl kıyıcılardan oluştuğunu görmemiz için, tarihe göz ucu ile bakmamız bile yeterli olacaktır. Her ne kadar bu dönemde Ermeni toplumu devlet nazarında ve belki de gerçekte, en makbul toplum ilan edilse de, Kürtler kısmen iç işlerinde daha bağımsız olsa da bu, Osmanlının, ceberut kıyıcılığını değiştirmeyecektir.
Başbakanın siyaset dilini yönetici elitlere doğru sivriltmesi, TÜSİAD'I yer yer hedef alması, sermayenin el değiştirdiğini söylemesi bazı sıkıntılara sebep olabilir, o kadar. Bütün bunlara TÜSİAD da zaman zaman veryansın edecektir. Ama siyasal iktidarın şimdilik MÜSİAD'ın tarafını tutması onun İstanbul sermayesinin çanına ok tıkadığı anlamına gelmiyor. Sermayenin bütünlüğünün ne anlama geldiğini Tayyip Erdoğan, Ümit Boyner kadar biliyor. Tunceli'den Boyner bağırıyor, sermaye taraflara bölünemez!