İslam-siyaset düşüncesinin Saadet krizi
Saadet Partisi, sadece Türkiye siyaset geleneğinin değil, aynı zamanda Ortadoğu parti tecrübesinin önemli bir parçasıdır. Milli Nizam Partisi ile başlayan çalışma, Mısır'dan Pakistan'a uzanan coğrafyada hem etkileyen hem etkilenen olarak önemli bir rol üstlenmiştir.
Bu rolü derinlemesine tartışmaya açmak yerine, sorunu kişiler arası ilişkiye indirgeyerek ele almak tüm taraflar için yanıltıcı sonuçlar ortaya çıkarır.
Bu parti geleneğinin içinden bir kopuş olarak doğan bu günkü iktidar partisi ile ilgili analizler de, bu açıdan ciddi bir yanılgıya dayanmaktadır. İki binli yılların başına gelindiğinde aslında parti zaten sağ muhafazakâr kadroların da içinde yer aldığı bir yönetim biçimine sahipti. Bu kadroların önemli bir kısmının Tayyip Erdoğan ve arkadaşları ile birlikte hareket etmesi, diğer cephede kalanlarla ilgili değerlendirmeler için yanıltıcı bir etki yapmıştır.
Milli Nizam Partisi'nin kurulduğu Türkiye fotoğrafı ana gövde olarak iki kutuplu denebilecek bir siyasal görüntü içermektedir. CHP ve onun içinden doğan DP dışında, üçüncü bir irade olma iddiasındaki Millet Partisi denemesi zamanla İslami renklerinden çok milliyetçi renkleri ağır basan bir parti pozisyonuna taşınmıştır.
Doğrudan siyasete mesafeli duran tarikat ve cemaatlerin, güçlü bir iktidar alternatifi olarak var ola gelen Demokrat Parti-Adalet Partisi-ANAP çizgisine yakın durması, siyaset felsefesi açısından yeterince ele alınıp sorgulanmamıştır. Dini kaygıları esas alan ayrı bir siyasal cephe kurmak yerine daha geniş ve güçlü bir adresin koruması altında çalışmaları yürütmek yaygın bir tercih olarak görülmüştür. Her iki tercihin handikap, risk ve olmazsa olmazları sadece parlamenter siyasete şüpheci yaklaşan İslami çevrelerde tartışılabilmiştir. Bu duruşu sergileyen birey ya da gurupların aynı zamanda toplumsal taban oluşturma zaafı yaşaması, söz konusu hassasiyetlerin kitleselleşmesini de engellemiştir. Sadece radikal değil ama aynı zamanda marjinal bir pozisyona itilen bu tür yaklaşımların itiraz ve eleştirileri de yeterince dikkate alınmamıştır.
Son dönem Türkiye siyasetinin genel ayrışma denklemi olan küreselci-ulusalcı saflaşması muhafazakâr siyaset aktörlerini de önemli biçimde etkilemiştir. Dahası bu ayrışma İslam siyaset düşüncesinin kendi özgün dinamiklerinden kopup mevcut iktidar mücadelesinde roller üstlenmesine de zemin oluşturmuştur. Bürokratik statükonun kendini korumak için yanına İslami çevreleri alma çabası ile sermayenin değişen ve değiştiren gücü arasındaki gerilim bu günün en önemli ayrışma gerekçesi haline gelmiştir.
Adaleti talebini, toplumsal yozlaşmaya karşı duruşu, resmi ideolojiye boyun eğmeme refleksini ikincil plana iten bu duruşlar üçüncü bir cephe olma ya da kurma potansiyelini de en aza indirmiştir. Soğuk savaş yıllarının "Ne Amerika Ne Rusya-Ne Kapitalizm Ne Sosyalizm" söylemi bu açıdan tümden anlamını yitirmiştir. Bu yaklaşımın baştan itibaren bünyesinde barındırdığı hastalıklı tutumları bir tarafa bıraksak bile, bugünün Ortadoğu ve Türkiye gerçekliğinde yaşanan önemli değişimleri dikkate alarak değerlendirme yapmak zorundayız.
Özgürlükler konusunda toplumsal talebin geldiği noktayı dikkate almadan "öteki" ile birlikte siyasette kurucu aklı üretmek nerede ise imkânsızdır. İktidarcı algılar yerine toplumsal duyarlılıkları esas alan bir siyaset algısının inşası için atılması gereken ilk adım, Saadet içinde yaşanan gerilimi kişiler üzerinden tartışmaktan vazgeçmektir.