03 Kasım 2010, Çarşamba

Halkın Sesi ve Osmanlı Medeniyeti

AYHAN BİLGEN ayhanbilgen@yahoo.com

Türkiye siyasi hayatına yeni bir parti daha katıldı. Kuruculara başarı dileklerimle birlikte, altı çizilmesi gereken bazı noktaları kamuoyuna açık tartışmak için bu yazıyı kaleme alıyorum.

Türkiye siyasetinde muhalif bir İslami çizgiye duyulan ihtiyacı uzun uzun anlatmaya gerek yok sanıyorum. Yakından tanıdığım birçok ismin yeni partiye katılma niyetinin de bu eksende oluğunu sanıyorum. Bugünkü iktidar partisinin, merkezi değiştirme çabasına paralel olarak İslami çevreleri dönüştürme rolünü üstlenen bir yerde konumlanması ciddi rahatsızlıkları da beraberinde getirmiştir. Bunun karşısında Saadet Partisi'nin üstlendiği pozisyon iki türlü rahatsızlığın iç içe geçmesine neden olmuştur.

Bunlardan birincisi ideolojik politik tutum ile ilişkili iken ikincisi daha çok iktidar imkânlarına kavuşamama kaygısına dayanmaktadır. Yakın arkadaşları iktidar imkânlarını kullanırken muhalif bir siyaset geliştirebilmenin kadrolar açısından önemli bir zorluğu vardır. İktidar olamamakla muhalif olmak birbirine karıştırıldığında "ortaya karışık" bir siyasal dil gelişmeye başlar.

Saadet Partisi'nde sorun analizini kuşak çatışmasına indirgemek yanıltıcı bir okuma yapmayı doğurur. Bu konuda köklü politik tartışmalar yapılmadan sadece yönetimde söz sahibi olmaya dayalı çekişmeler,  sağlıklı bir yenilenme sürecinin gerçekleşmesini zorlaştırır.

Uzun yıllar itiraz etmeyip göz yumduğunuz yaklaşımlar konusunda kamuoyuna açık bir özeleştiri yapmak hem ahlaki hem de toplumsal bir sorumluluktur. Kulağa hoş gelen ortalama güzel sloganların tekrar edilmesi toplumda var olan kamplaşma güvensizliği aşmaya yetmez. Kardeşlik, barış, adalet, demokrasi kavramlarının içini dolduracak somut söylemler geliştirilmediği müddetçe Alevilerin, Kürtlerin,  İslami çevrelere yönelik kaygılarını ortadan kaldırmak söz konusu olamayacaktır.

Böyle bir iddia ve arayışınız olmadığında da Türkiye siyasetinin temel parametrelerini dönüştürmekten söz edemezsiniz. Toplumsal kamplaşmaya dayalı yönetim alışkanlıklarını değiştirebilmek için önce siyasi kadroların kendi ezberlerini sorgulaması gerekir.

Osmanlı medeniyeti algısı bu açıdan ilk adım olmalıdır. Bir medeniyeti inkâr ne kadar sorunlu ise onu kutsayan yaklaşımlara girmek de bir o kadar sorunludur.  Bugünkü iktidar partisine yüklenmek istenen rolü kapma yarışının ötesinde bir yüzleşmeye ihtiyaç olduğunu görmezlikten gelerek yeni bir dönemin sayfalarını açamazsınız.

Osmanlı çoğulculuğu yeni bir Ortadoğu barış projesi olarak mı önümüze çıkacak, yoksa başkalarının bölgeyi Türkiye öncülüğünde kontrol mekanizması olarak mı model rol üstlenecek?  Buna dair temel göstergelerden birisi Kürt sorunu ve Kürt dinamiğine yönelik yaklaşımdır. Anadil, özerklik gibi talepler karşısında nerede durulacağı kadar, mevcut Kürt siyasi hareketi ile ilgili yaklaşım bile belirleyici bir ayırt eden konumundadır. İktidar partisinin bir yandan Türk milliyetçisi oyları almak için sergilediği tutumdan rahatsız olan daha muhafazakâr Kürt kesimlerinin yöneleceği eğilimleri bloke etme arayışı, Türkiye devleti ve bölgesel planlar yapan dinamikler için tarihsel öneme sahiptir.

Toplumsal muhalefet dinamiklerinin bir birini tasfiye niyetiyle kullanımına kapı açan hiçbir siyasal hareketin tarihi değişim ihtiyacına cevap vermesi mümkün değildir.

Bu tehlike karşısında yapacağı tercih, yeni siyasi kadroların önündeki en önemli yol ayrımıdır. Uzun ömürlü bir mücadele ile kolay aktör olma arasındaki farkı ilk seçimde takınılan tavır bile göstermeye yeter. İktidar partisini kontrol ve iktidar partisi ile pazarlık git gelini aşan bir tutum gelişmezse, yeniden oturup düşünmek için iş işten geçebilir.

Kaygılarımı paylaşma ihtiyacımın yanlış anlaşılmaması umudu ile yeni yolculuğun herkes, hepimiz için öğretici bir süreç olmasını diliyorum...