09 Ağustos 2010, Pazartesi

"Türkiye Cumhuriyeti Devleti bir çetedir"

Prof. Dr. Mehmet Bekaroğlu Emekli Koramiral Atilla Kıyat'ın geçtiğimiz hafta yaptığı, "Faili meçhuller devlet politikasıydı" yönündeki açıklamaları Emek Dünyası'na değerlendirdi.

SERKAN KURT serkan@emekdunyasi.net

Geçtiğimiz hafta bir televizyon programında Emekli Koramiral Atilla Kıyat'ın faili meçhul cinayetlerle ilgili yaptığı itiraf düzeyindeki açıklamalar yoğun olarak tartışıldı. Dönemin mağdurlarının bu açıklamaları dayanak göstererek suç duyurularında bulunmalarıyla yeni bir aşamaya giren tartışmalarla ilgili olarak, 90'lı yıllarda TBMM İnsan Hakları Komisyonu'nda görev almış, dönemin Rize Milletvekili ve insan hakları savunucusu, psikiyatrist Prof. Dr. Mehmet Bekaroğlu'yla faili meçhul cinayetlerin nasıl bir devlet politikası haline geldiğini ve toplum psikolojisinde doğurduğu sonuçları konuştuk.

Faili meçhul cinayetler nasıl bir devlet politikası haline geldi, devlet neden ve nasıl cinayet işler?

Bu sorunun cevabı çok açık, kimse kusura bakmasın ama bu devlet zaten cinayet işleyerek kuruldu. İlk defa faili meçhuller,  yargısız infazlar 90'lı yıllarda Kürt meselesiyle ortaya çıkmadı. 1920-23'lerde kıyıcı şekilde iktidar mücadeleleri oldu. Türkiye'de bu yöntem hep kullanıldı, sadece Türkiye'de de değil tabii dünyanın her yerinde ulus devletler böyle kuruldu. Resmi ideoloji dediğimiz ideoloji hep bu şekilde yerleştirildi. Muhalif olan kesimler hep böyle devre dışı bırakıldı. Cumhuriyetin kuruluşunda takrir-i sükûn yasası var. Yasal gibi görünse de hiçbir şekilde hukukla ilişkisi olmayan işler yapılmıştır.

90'larda Güneydoğu'da olanlara baktığımızda ise 84'te başlayan PKK eylemleri öyle bir noktaya gelmişti ki devletin içindekilerin öteden beri uyguladıkları yöntemlerin dışında başkaca yöntemlere gidildi. Aslında temel mantık olarak "Terör örgütü nasıl davranıyorsa bizde onun gibi davranmalıyız" denildi. Faili meçhullerin yoğunlaştığı 90'lı dönemlerle ilgili yapılan soruşturmalarla bazı isimler ortaya çıkartıldı ancak bunlar tetikçilerdi, daha ötesine gidilmedi. Aslında Kıyat'ın açıklamalarında da var.  O dönemin Cumhurbaşkanı, Başbakanı, MİT Başkanı, Genelkurmayı, İçişleri Bakanı ve OHAL Valileriyle bu işlerin bağlantısı vardı. Bunu nerden bildiğimi sorarsanız hazırlanan raporları gösterebilirim.

"TETİKÇİLERİN ARKASINA BAKTIĞINIZDA HEP DEVLETİ GÖRÜRSÜNÜZ"

TBMM'nin faili meçhul raporu, Susurluk raporu, Mesut Yılmaz'ın hazırlattığı raporlar var ki bunlarda ifadesine başvurulan kişiler her şeyi söylememiştir ve her şeyde yazılmamıştır ancak bu üç raporu dahi okusanız bunların gerçekten devlet politikası olduğu çok net biçimde görünür. İşin içinde devlet görevlileri vardır. 10 binden fazla olduğu bilinen faili meçhul cinayet var. Ancak raporlarda birkaç yüzü üzerinde durulmuştur. İşlenen cinayetlerin birkaç yüzüne bile bakıp tetikçinin arkasına gittiğinizde hep devleti görürsünüz.

Bu cinayetlerin mantığı da nettir. Kutsi olan devlet ve ideolojisidir kutsal olan için her şeyi yapmak hak sayılır. Her şey devletin birlik bütünlüğü içinse öldürülenler ayrıntıdır yani teferruattır. Bunun hesabını sorduğunuzda ise "Tamam, cinayet insanı üzer ama ne yapalım devletin bekası için" diye cevap verilir. Devlet eliyle işlenen bu organize cinayetlerin mantığı budur. Ulus devletin mantığında kutsal ve önemli olma ve sonsuza dek yaşama vardır. Dolayısıyla bunun devamı, bekası için her şey ihmal edilebilir. Herkes ortan kaldırılabilir, araçlar değişebilir çünkü burada insanlar araçtır. Bakış açısına göre araçlar arıza yapmıştır.

"TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİ BİR ÇETEDİR"

12 Eylül'de şöyle bir mantık vardı "Biz yakalıyoruz hukuk serbest bırakıyor", dolayısıyla şu propaganda ediliyordu güvenliğinin önünde hukuk engeli var. Hâlbuki devleti devlet yapan hukuktur ve devlet meşruiyetini buradan almalıdır. Hukuk yoksa devlet de yoktur çete vardır. Bu anlamda Türkiye Cumhuriyeti devleti bir çetedir. Çünkü hukuku bekası için bir engel olarak görüyor. Bir yurttaş olarak iyi ya da kötü bir şeyler olduğunda bana ne olacağını bilmem lazım. Yurttaş olmanın en asgari hakkı budur. Bu hak da hukukla belirlenir yazılı olarak herkesin bildiği eşit olarak uygulanan hukuktur. Böyle bir hukuk yok. 12 Eylül geldi, hukuku askıya aldı, önündeki engeli kaldırdı. 600 bin kişiyi işkenceye aldı, birçok kişiyi astı, yargısız infaz yaptı. 90'lı yıllarda Güneydoğu'da yaşananla aynı mantıkla yapıldı.  Yakalamakla olmuyor yani ortadan kaldıracak. Çıbanı, apseyi deşeceksin ortadan kaldıracaksın. Faili meçhuller bu mantıkla yapıldı.

"MECLİS KOMİSYONLARI ÇALIŞTI AMA HAZIRLANAN RAPORLAR HEP RAFA KALDIRILDI"

90'lı yıllarda hazırlanan raporları eleştirebiliriz ama kurulan komisyonlar çalıştı. Ancak sonuçlar açık ve net ortada olmasına rağmen bunlar raflara kaldırıldı, hep arka planda bırakıldı. Bir örneğini de 1999'da ben yaşadım. Bu yıllarda aynı şeyi devlet F tipi cezaevleri uygulamasında yaptı. Tutukluları nasıl F tipi cezaevine nakledeceğiz dediler ve bir provokasyon çıkardılar. Onun üzerine saldırdılar bir sürü insanı ortadan kaldırdılar. Bu konuyla ilgili önce Ulucanlar Komisyonu, daha sonra 19 Aralık Olaylarını Araştırma Komisyonu çok ciddi raporlar hazırladı. Ulucanlar raporunu kaleme alan, düzenlemelerini yapan bizzat bendim. Bunu savcılara da meclise de gönderdik. Mecliste soruşturma açılmasını bırak, genel kurulda okunup tartışılmadı bile. Savcılık da hiç bir şey yapmadı sadece soruşturma açtılar o da orada emir alan askerlere yönelik soruşturmalardı. Bugün de devam ediyor bu durum Balyoz'da, Ergenekon'da hep bu mantık var arkasına gidilmiyor. Hukuku, devletin bekası için engel gören anlayış işte bu anlayıştır.

Faili meçhul cinayetler toplumun psikolojisinde nasıl etkiler yaratmıştır?

Birey olarak temel güven duygusunu kaybediyoruz; iyi kötü var olan mahkeme, yargı ve emniyetin güvenliğimizi sağlayacağı düşüncesi ortadan kalktı. Bu güven duygusunun kaybı insanları farklı arayışlara itiyor, insanların küçük gruplar olarak cemaatçiliğe ve mikro milliyetçiliğe sığınması bu durumun en önemli örneği. Birey, devleti sahiplenmediği durumlarda kendini ifade edebileceği küçük gruplara sığınıyor, toplum içinde cemaatleşiyor, kamplaşıyor ve kendi kampına çekiliyor. Bu kampın içinde birey psikolojik, ekonomik ve sosyal açılardan rahatlıyor, kendini güvende hissediyor.

"DEVLETİN BEKASI İÇİN HUKUK YOK SAYILINCA İNSANLAR GÜVENİ KENDİ KAMPINDA, CEMAATİNDE ARIYOR"

Türkiye'de hukuk sürecini, yurttaşlarına eşit bir biçimde uygulayan bir devlet olmadığı için cemaatleşme ortaya çıkıyor. Türkiye'de Türk, Kürt, Alevi gibi gruplaşmaların oluşması, mikro milliyetçiliğin ortaya çıkması yine İslami cemaatlerin kapalı bir biçimde gruplaşmasının temelinde 90'larda ve daha öncesindeki faili meçhuller vardır. Devletin bekası için hukukun yok sayılması sonucu insanlar kendilerini güvende hissedeceği grupların içinde yer aldılar.  Türkiye'ye baktığımızda herkesin kendi kampına çekildiğini, parçalandığını görüyoruz. Onlarca cemaat, yüzlerce sol grup vardır. Bu durumun oluşması yalnızca insanın sağlık ve can güvenliği endişesi ile ilgili değil başka sosyal ihtiyaçlardan kaynaklanmaktadır; sosyal bir statüye sahip olmak, aidiyet,  önemli olmak, toplum içerisinde kendini var etmek gibi. Devlet bunu sağlayamadığı için herkes kendi adacıklarını oluşturuyor ve bu ihtiyaçlarını burada karşılıyor. Faili meçhullerin toplum psikolojisindeki sonuçları budur ve Türkiye'nin geldiği nokta ayrışma ve dağılma noktasıdır.

Geçtiğimiz günlerde İnegöl ve Dörtyol'da yaşanan olaylar üç beş kişi bir kibrit çaksa bile Türkiye'de bir iç savaşın çıkabileceğini net bir şekilde ortaya koydu. İstanbul'da her yerde bu zemin var ve ülke geneline yansıyacak boyutta. Buradaki psikoloji şudur; 'Kendi kampımın dışındakilere karşı kendimi koruyorum.' Yakın zamanda şahit olduğum bir olay bu durumun bir yansımadır. Bir Kürt kardeşimiz dükkân açıyor ve bu sırada bir adamla tartışma çıkıyor anında çarşıda çalışan ne kadar Kürt varsa toplanıyor ve onların karşına da bir sürü insan toplanıyor. Kürtler, hemşerilerine bir saldırı olduğu düşüncesi ile toplandı ama diğerleri sadece Kürtler toplandı diye toplandılar. Orda bir silah patlasa İnegöl-Dörtyol olaylarına benzer bir provokasyon da burada çıkacaktı. Olayın aslına bakıldığında; yoldan geçen bir adamın üzerine boya dökülmüş, birbirlerini tanımıyorlar bile, özel planlanmış bir provokasyon değil, kendiliğinden ortaya çıkmış bir durum ve bu durumun nedeni ortada güvenliğin olmaması.

Bu yöntemlerin Kürt sorunun barışçıl çözümü yönündeki arayışlara ne tür zararları olmuştur. Bugün bu yöntemlerle ve sonuçlarıyla nasıl mücadele edilir?

Geçen hafta sonu Sezgin Tanrıkulu'nun Batman'da PKK mayınıyla ölen insan hakları savunucu avukat arkadaşıyla ilgili yazdığı önemli bir yazı var. Türkler'de ve Kürtler'de güven ortadan kalkınca hiç bir şey çözüm üretmiyor. Tanrıkulu yazısında şunu söylüyor; "Hak aramak için şiddet kullanıldığında durum bu noktaya gelir". Devlet faili meçhullerle, savaş yöntemleriyle organize olunca, örgüt de karşısında şiddetle organize olunca durum çatışmayla ve şiddetle ilerliyor. Bu duruma artık başka bir yöntemle yaklaşmak gerekiyor. Şiddete şiddet yöntemi faili meçhulleri de meşrulaştırıyor. Devlet de diyor ki 'Bakın işte bir sürü insanımızı öldürüyorlar.' OHAL döneminde de böyle oluyordu. Biz mecliste OHAL kalksın diye tartışma açıyorduk, tartışma öncesi çatışmalar yoğunlaşıyordu ve kısır döngü başlıyordu; "Bakın güvenlik problemi devam ediyor, OHAL gerekli". Bu döngüyü kıracak bir şeylerin yapılması gerekiyor.

"SİVİL TOPLUM İŞİNİ TARTIŞMAK LAZIM, SİVİL TOPLUMCULUK ZARAR VERİYOR"

Türkiye'de büyük kürsü kalmadı sözün anlamı kalmadı aslında en önemli tehlike bu. Sivil toplum denilen şey kurumsallaştı. Sivil toplum denilen şeyin de verdiği tepkinin bir anlamı kalmadı. Sivil toplum da bir sektör oldu insanlar buradan geçiniyor. Akil insanlar, aydınlar bir araya geliyor bir söz söylüyor çölde bir damla suyun yere düşmeden buharlaşması gibi hiçbir anlam ifade etmiyor. Bu sivil toplum işini tartışmak lazım, sivil toplumculuk çok fazla zarar veriyor. O kadar çok sivil toplum kurumu, o kadar çok toplantı, bildiri var ki sözün bir anlamı kalmadı.

"BİZE BÜYÜK BİR KÜRSÜ GEREKİYOR"

Herkes birleşsin diye bir şey demiyorum ama büyük organizasyon kurarak; gerçekten toplumun içerisinde etkisi olan insanlarla birlikte bir şeyler yapmak lazım. Büyük bir kürsünün oluşturulması lazım. Örneğin Tanrıkulu yazdığı yazısında Batman halkını da eleştiriyor, diyor ki; "Burada bir insan yaşardı. Batman halkının kılına zarar gelse onların yanında olurdu. Bu adam devlet mayınıyla ölse binlerce insan toplanırdı. Ancak PKK mayınıyla öldüğünden sınırlı sayıda insan cenazede vardı." Bu tarz insanların daha fazla sahiplenilmesi ve önem verilmesi gerekiyor. Topluma önderlik edecek insanların biraz daha yukarıya çıkıp halka seslenmesi ve çağrıda bulunması gerekiyor.

Anayasa değişikliği gerçekte bir değişim sağlıyor mu?

Bundan önce de anayasa ve hukukta bir takım değişiklikler yapıldı. Bu değişiklikler 12 Eylül Anayasası gibi güvenlik sorununu ön plana çıkaran değişiklilerdi. Bizim yasalarımızda hak verilir ancak 'fakat', 'ancak' diyerek aslında o haklar ortadan kaldırılır. Bu durum anayasanın ve yasaların değiştirilmesinden öte bir sorun. Kurucu ideoloji, kurucu fikir değişikliği lazım, bu anayasa değişikliği paketi böyle bir talebi karşılamıyor. Anayasa değişikliği ileri bir adım veya daha büyük değişikliklerin yapılmasının teknik altyapısı olarak da kabul edilebilir. Mevcut anayasa mahkemesi kurucu devlet ideolojisinin bir sonucu olarak demokratik bir anayasanın yapılmasının önünde engel olarak durmaktadır.

"BU DEĞİŞİKLİK TÜRKİYE DEVLETİNİ GERÇEK ANLAMDA BİR HUKUK DEVLETİ YAPMIYOR, ÖNEMLİ OLAN KAFALARDAKİ 12 EYLÜL'CÜ MANTIĞIN DEĞİŞMESİ"

Bu durumun değişmesine bir zemin hazırlayabilir bu değişiklik ama Türkiye devletini gerçek anlamda bir hukuk devleti yapacak bir değişiklik değildir. 'Çok büyük bir değişiklik yapılıyor 12 Eylül ortadan kaldırılıyor' diye bir durum söz konusu değildir. 12 Eylül yargılanacak diyorlar ama öyle olmayacağını biliyoruz belki sembolik davalar açılabilir ama yaş haddinden çoğu yargılanmaz, Arjantin örneğinde de böyle oldu. Temel sorun bu değil zaten, herkesin kafasındaki temel 12 Eylül'cü mantığın değişmesi lazım. YÖK, 12 Eylül'ün en çok eleştirilen kurumlarından biriydi. 90'lı yıllarda herkes kaldıralım diyordu ama kimse kaldırmak için bir çaba içinde bulunmuyordu. AKP'de kaldıralım diyordu fakat bu kurumda kadrolaştıktan sonra sorun bitti. Cumhurbaşkanı meselesinde de 'parlamenter bir devlette cumhurbaşkanında bu kadar yetki olmaz' diyorlardı ama kendileri cumhurbaşkanı oldu şimdi de yetkilerini artırıyorlar. Sonuç olarak 12 Eylül zihniyeti ile hesaplaşmak ve bunu değiştirmek lazım.

(emekdunyasi.net)

İstanbul -