04 Kasım 2011, Cuma

Susacak mıyız?

ASLI ALPER aslialper@gmail.com

22.10.2011 saat 00.29 telefonda 155'i tuşluyorum ve bekliyorum...

Gece yarısı, uyuma hazırlığı içindeyiz. Yatağın içine giriyorum, iki satır okumak için kitabımı elime alıyorum. Tam o sırada apartman girişinde bir gürültü duyuyoruz. Sessizliğimizi koruyarak algılamaya çalışıyoruz ki o anda -anlamsız- gürültü bir kadının feryadına dönüşüyor. Donakalıyorum. Bir kadın ve bir adam. Adam kadına küfrediyor, kadın adamdan kaçmaya çalışıyor. Adam kadını zorla asansöre bindiriyor. Ardından bakıyoruz gürültü ile 6.kata çıkıyorlar. Önce kaygı ile apartman yöneticisini uyandırıyoruz. "Karışmayın" diyor. Öyle kibarca da değil, kısa ve net. Sonra hemen telefona sarılıyorum. Saat 00.29. Olayı anlatıyorum, adresi veriyorum hattın diğer ucunda ki polis teşekkür ederek kapatıyor telefonu. İçim içime sığmıyor.  Dışarı çıkıp 6.kattaki tüm pencerelere bakıyoruz. Işıkları yanıyor mu? Saat 01.00'i geçiyor, telefonum çalıyor. Polis memuru adresi tekrar istiyor. Daha sakin, daha net, kılavuz noktaları vererek tekrar ediyorum adresi. (Oysa ilçe karakolu bulunduğumuz eve tam 15 dakika uzaklıkta ve her gün en az 2 devriye aracı evin önünden geçiyor.) Yatamıyoruz, tekrar dışarı atıp kendimizi ışıkları kontrol ediyoruz. Kapısını çalsak mı? Ya sinirlenip kadına daha kötü bir şey yaparsa? Polis hala yok. Saat kaç onu bile bilmiyorum tekrar telefonum çalıyor ve polis memuru bu sefer şunu soruyor: Sizin binanın parsel numarası kaç?

Gün sabaha dönmek üzere. 6.katın tüm ışıkları söndü.  Parsel numarasını bilemediğimden gelmedi devletin polisi!

Çok değil birkaç gün sonra gazeteler de şu manşeti okuyoruz. "Bursa'da koca vahşeti!" ...boşanmak isteyen 2 çocuk annesi 30 yaşında ki karısını bıçaklayarak öldürdü. Kim bilir o evde de devletin polisine güvenildi de, parsel numarası bilinemediğinden gelemediler yardıma. Olamaz mı?

Devletin ve organlarının tutumunu zaten hep biliyorduk. Yazdığıma da kimse şaşırmadı eminim. Sanırım yaşanan süreçlerde farklı bir tolerans mekanizması yarattı benliklerimiz.  "karşı" duramama ya da "tepki verememe" ye alternatif bir duygu geliştirdik. Ne de olsa Türkiye, ne de olsa polis gibi.  Ve böylece ne de güzel yağ sürüverdik birilerinin ekmeğine. Bir zamanlar "bu ülkede güven vardı" yazmak isterdim yazamadım. Bir zamanlar "bu ülkede adalet vardı" diye yazmak isterdim, en azından elimde bir "di'li " geçmiş zaman olurdu. Ama cümlenin içini dolduramadım.

Sahi, bu ülkede adalet var mıydı?

Erdal'ı, Deniz'i, Mahir'i asarken adalet var mıydı?

ÖSYM skandalı ile gençler haklarını ararken adalet var mıydı?

Atanamayan öğretmenler bir bir intihar ederken adalet var mıydı?

Kaybettiği oğlunun acısı ile feryat eden babayı "başbakana hakaret" suçundan tutuklarken adalet var mıydı?

Güler için, Abdullah için, İsmet için ve daha onlarcası için adalet var mıydı?

Taş attı diye tutuklanan çocuklar için adalet var mıydı?

Zonguldak ta yerin kaç metre altında yok olan insanlar için adalet var mıydı?

Hopa'da adalet var mıydı?

Barış isteyen, oğlunu isteyen analar için adalet var mıydı?

Ya, Hrant için?

Var mıydı?

Mardin'de 13 yaşında bir kız çocuğu. Mardin'de koca koca koltuklarda oturan koca koca adamlar tam 26 tane. Aylarca süren tecavüz... Yıllar süren mahkeme... Tecavüzde "rıza" bulan adalet.

Aklımda sadece N.Ç'nin doktorlarından bir cümle: " Aylarca oturamadı, sırtüstü yatamadı."

13 yaşında bir kız çocuğu N.Ç

Adalet?

Devlet?

Olmayan adalet, tecavüzcü devlet. Peki, ya toplum?

Susacak mıyız?