F.Dicle Keçeli ve M.Utku Şentürk Yazdı
Kadına yönelik şiddet sarmalı
Kadını kuşatan ataerkil sistem ve “kuralları”nın ihlali, şiddet şeklinde bir karşılık buluyor kendine. Bu sistem ve “kurallar manzumesi”nin, kadının bedenini, emeğini, eylemlerini, cinselliğini kontrol altına aldığını ve onu denetlediğini söyleyebiliriz.
Bornovalı Ferdane, Bandırmalı Figen, Bodrumlu Birgül, Menemenli Filiz, Bayrampaşalı Serap, Zonguldaklı Bengiye ve ismini sayamadığımız yüzlerce, binlerce kadın. Ülkenin dört bir yanında, birbirlerini hiç tanımayan bu kadınların yollarının kesiştiği nokta kadına yönelik şiddet ve hatta cinayet. Kadına yönelik şiddetin her türlüsünü görmek, tanık olmak mümkün. Ancak fiziksel şiddet gündeme o kadar oturdu ki, sıra diğer şiddet biçimlerini konuşmaya, tartışmaya, yazmaya gelmiyor. Çünkü fiziksel şiddet, kadınların en temel hakkını "yaşam hakkını" tehdit ediyor. Kadınlar, ayrıldıkları, kocalarına karşılık verdikleri, yemek yapmadıkları ya da boşandıkları için öldürülebiliyor. Kadını kuşatan ataerkil sistem ve "kuralları"nın ihlali, şiddet şeklinde bir karşılık buluyor kendine. Bu sistem ve "kurallar manzumesi"nin, kadının bedenini, emeğini, eylemlerini, cinselliğini kontrol altına aldığını ve onu denetlediğini söyleyebiliriz. Çünkü, kadının ne giyeceğinden, nasıl konuşacağına, yemek yapmasından, sokakta gezeceği saate kadar pek çok şeyini belirliyor ve onu kuşatıyor.
Diyarbakır'ın merkez Bağlar ilçe Belediyesi Kadın-Erkek Eşitlik komisyonu geçtiğimiz günlerde, belediye personeline "Toplumsal Cinsiyet" konulu bir seminer verdi.
Bağlar Belediyesi konferans salonunda düzenlenen seminere kadın-erkek eşitlik komisyonu ve belediye personeli katıldı. Seminerde bir sunum yapan Ceren Kadın Merkezi sorumlularından Figen Aras, yaptıkları araştırmalarda Türkiye'de günde 5 kadın öldürüldüğü ve son 10 yılda öldürme olayları yüzde bin 400 arttığını ifade etti. Yaptıkları araştırmalarda Türkiye'de günde 5 kadının öldürüldüğünü ve son 10 yılda bu öldürme olaylarının yüzde 1400 arttığının da altını çizdi.
Devletin, medyanın, emniyetin bu cinayetleri önlemede yetersiz kaldığı görülüyor. 1998'de yürürlüğe giren 4320 sayılı "Ailenin Korunmasına Dair Kanun" ilk inceleme konumuz olsun; Yasanın adı, "Ailenin Korunması" başlığını taşıyor. Ancak burada en az Aziz Nesin öyküleri kadar absürd ve ironik olan şey, şiddetin en çok ailede yaşanmasıdır. Bu durumda kim kimi kimden korunmaktadır? Şiddeti üreten şiddetin kaynağı aile kurumu mu, yoksa şiddete uğrayan kişi ya da kişiler mi? Şu durumda, isimlendirme ağır absürtlüğe ve çelişkiye işaret ediyor. Çünkü, şiddet ailede yaşanıyor ve dolayısıyla korunması gereken de "aile" değil, şiddete uğrayan ya da uğrama tehdidi altında olan kadınlardır.
Kadının yaşam hakkına yönelen şiddet olaylarının çoğunda, kadın boşanmak istediği için şiddet görüyor. Ancak, yasada boşanan ya da fiilen birlikte yaşayan kişilerin de bu yasadan yararlanacağı açıkça belirtilmiyor, adeta yok sayılıyor. Oysa en yoğun biçimde şiddete maruz kalanları bu gruba giren kadınlar oluşturuyor. Çünkü boşanma gerçekleşse de eski kocaların eşlerini denetleme, kıskanma ve namusu olarak görme eğilimi devam ediyor. Bu, evli olmayıp da birlikte yaşayan ve ayrılan kadınlar için de geçerlidir. Nitekim Türkiye'de kadınlar boşandıkları için ve boşandıktan sonra ilişkiye girdikleri için öldürülüyor. Bu, fiilen yaşanan birliktelikler için de fazlasıyla geçerlidir. Ancak bazı mahkemeler, sözü edilen durumdaki kadınlar için koruma talebine hükmetmiyor.
Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı'nın internet sitesinde yurttaşları eğitmek için koyulan Kurum Yayınları'nın içinde kadına yönelik şiddetin gündelik nedenlerinin açıklamasını bulmak ta başka bir ironik durum;
T.C. Başbakanlık Aile Araştırma Kurumunda iki yıl Yüksek İhtisas Kurul Üyeliği yapmış olan Prof. Dr. Kemal Çakmaklı tarafından 1997'de yazılan kitabın önsözünü, dönemin Devlet Bakanı Işılay Saygın yazmış.
27. sayfadaki "Dayak" bölümünde "Unutmamak lazımdır ki dayak olayı sebepsiz ortaya çıkmaz" deniyor.
"Kliniğimize yapılan başvurular göstermiştir ki eşlerden birinin gergin, sinirli anında karşısındaki genellikle anlayışla sevgiyle cevap vermemektedir (...) Gerçi sebep ne olursa olsun yine de hatadır. En doğrusu, böyle bir ortam hazırlanmaması için tedbir almaktır."
26. sayfadaki "Aldatma" bölümünde,
"Eşin ilgisizliği uzun süre devam edip, çeşitli uyarılara rağmen ilgisizlik önlenemeyince, uyarı yapan, eşini ikinci plana itmek zorunda kalmıştır" deniyor.
Çalışan Annenin Kılavuzu adlı kitapta ise, kadının asli görevinin ev hanımlığı olduğunu hala hatırlamak zorunda olduğunu öğreniyorsunuz.
"Anne çalıştığı gerçeğinin yanında asıl görevinin ev hanımlığı olduğunu her zaman hatırlamalıdır. Bir annenin birinci görevi kocasına eş, çocuğuna anne, yuvasına hanımefendi olmasıdır."
Kadına yönelik şiddeti önlemesi beklenen Yasası ve Bakanlığı'nın mantalitesi bu olunca aslında sorunun çözümüne yönelik fazla umutlu olmaya da imkan kalmıyor. İnsan Hakları Derneği Genel Başkan Yardımcısı avukat Eren Keskin'e "bu kadını gördüğüm yerde cinsel tacizde bulunmazsam namerdim" diyen, Vatan yazarı Ruhat Mengi'yi kastederek "başyazarla yatılarak yazar olunmaz" tespitini yapan Fatih Altaylı'nın sırtında bıçak, kanlar içinde, çıplak, bağırsakları dışarı fırlamış bir kadın cesedinin pornografik bir şekilde manşete taşınmasına da fazla şaşırmamak gerekiyor. Bu ülke, bu dünya hani o James Brown'un da meşhur şarkısında denildiği gibi erkeklerin ve kadınlar bu ülkede, bu dünyada ancak birleşerek verecekleri mücadeleleri ile özgürleşecekler....
Kaynakça:
Işıl Çimen, "Neden Dövüldüğünüzü Bakanlık Açıklıyor", Bia.net , 13 Ekim 2011
Emek Bayrak, "Kadına Yönelik Şiddet Üzerine Notlar", Sendika.org ,5 Ekim 2011
Eray Karınca, "Kadına yönelik aile içi şiddetin önlenmesi için beş öneri", ,Radikal 24 Kasım 2009
----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
* Avukat- İstanbul Barosu
**Gazeteci-AB ve Uluslararası İlişkiler Uzmanı