08 Mart 2012, Perşembe

Kadın yazarların 8 Mart yorumu

Her gün bir kadının öldürüldüğü, şiddet gördüğü, tacize uğradığı, emeğinin yok sayıldığı ülkemizde kadın köşe yazarlarından 8 Mart değerlendirmesi:

Kadın  yazarların 8 Mart yazıları

'BUGÜN KADINLARIN GÜNÜ'NÜ KUTLAMAYIN'

Kadınlar Günü nasıl kutlu olur? - Mehveş Evin - Milliyet

Çok rica ediyorum. Bugün Kadınların Günü'nü kutlamayın! Bize çiçek, hediye falan da vermeyin. Tek isteğimiz var: Kadını şiddetten koruma yasa tasarısında yapılan son dakika değişikliklerinden vazgeçmeniz!

Hepimiz biliyoruz ki bu ülkede Kadınlar Günü'nü kutlamak, aslında gülünç.

Gülünç, çünkü meselenin özünde yatan kadın-erkek eşitliğine inanmıyorsunuz.

Gülünç, çünkü kadınları çalıştırmamak için elinizden geleni yapıyorsunuz.

Gülünç, çünkü her gün ortalama beş kadın, bir erkeğin elinde can veriyor.

Gülünç, çünkü kadına yönelik şiddete dair en son 2009 yılında resmi bir araştırma yayımlandı.

Gülünç, çünkü sığınma evlerinin sayısını artırmak için hâlâ gerekli adımlar atılmıyor.

Gülünç, çünkü kadını şiddetten korumak için büyük ümitlerle hazırlanan yasa tasarısı, kadının değil 'aile'nin ön plana çıkarılmasıyla yine sorunu çözmeyecek...

'DÜNYANIN SAYILI 'TERÖRİST' KADIN TUTUKLUSUNA SAHİP ÜLKE'

8 Mart'ın kadınlarına - Nihal Kemaloğlu - Akşam

Bu yıl 8 Mart'a cezaevlerinde tutuklu bulunan kadın akademisyen, siyasetçi, gazeteci, yazar, üniversite öğrencisi, sendikacılarımızla belki de dünyanın sayılı 'terörist' kadın tutuklusuna sahip ülke olarak giriyoruz.

Geçmişin siyasi muhaliflerini kodlayan siyasi suçlu kategorisinin 2000'li yıllarda tedavülden kaldırılarak neo-liberal döneme 'terörist suçlu' olarak uyarlanmasından sonra 2011 yılının en fazla kadının tutuklandığı yıl olduğu muhakkaktı.

O zaman da 2011 sadece bireysel hakların başta ifade ve düşünce özgürlüğünün güvenlik devleti tarafından 'değersizleştirilmesiyle' kalmadı.

Aynı zamanda kamusal alanda muhalif kadının siyasi varoluşunun, sesinin ve görünürlüğünün haşince engellendiği, bangır bangır hakarete uğradığı bir yıl olarak geride bıraktık.

Ne yazık ki toplumsal cinsiyet eşitliğini, ancak 'terörist' suçlamasıyla cezaevlerine doldurduğumuz kadınlarla sağlayabiliyorduk...

Sendikalı oldu diye işten atılan taşeron kadın emekçi, parasız eğitim pankartlı üniversite öğrencisi, deresini savunan yöre sakini teyzeler, kadına karşı şiddeti protesto eden kadın örgütleri, kayıplarının mezarını arayan analar dahil kadınlara meydanlar ve sokaklar yasaklanıyordu.

Ve artık vatandaşlık haklarıyla değil 'bağımlı' olduğu sosyal yardımlarla tanımlanan kadın kimliğine aykırı duruş, varoluş ya da örgütlülüğe resmi tahammül yoktu.

Hem piyasa hem de devlet otoritesi bu 'uyumsuz ve boyun eğmemekte direnen kadınları' süratle ve etkin biçimde saf dışı bırakmayı biliyordu.

Öte yandan son yedi yılda işlenen 4 bin 190 sayısını aşan kadın cinayetleri, 'kadını öldürme pratiğinin' nasıl kanıksandığını ve asıl gündelik hayata gömülü 'terörün' ta kendisini gösteriyordu.

'KADIN-ERKEK EŞİTLİĞİNE DİRENEN ÜLKEM'

Kadın-Erkek Eşitliğine Direnen Ülkem - Zeynep Oral- Cumhuriyet

Ülkem ülkem, benim güzel ülkem; yıllardır mehter adımlarıyla bir ileri, iki geri giden ülkem...

İktidarlar değişse de kadına karşı tavrı değişmeyen erkek ülkem...

Kadına duyduğu düşmanlığı, toplumun her katına yayan, yaymaya çalışan ülkem... Düşmanlığı, kadına duyduğu açlıkla besleyen; açlığını, kadına uyguladığı şiddetle gidermeye yönelen ülkem!

Son 7 yıldır, kadına yönelik şiddetin arttığı, çocuk gelinlerin arttığı, kadın yoksulluğunun, kadın işsizliğinin, kayıt dışı çalışmanın arttığı, emek-beden sömürüsünün arttığı ülkem...

Hukuk sistemimizde ve alışkanlıklarımızda; tecavüzlerde, çocuk yaştaki kızların "rızası"nın aranır olduğu; cinayetlerde, cinayeti işleyenin değil, öldürülenin "tahriki" arandığı; tacizciyi, tecavüzcüyü, saldırganı koruyup kollayan bir yargıya sahip ülkem...

Yıllardır bir avuç kadın örgütünün gece gündüz çalışıp bir şeyleri değiştirmeye çalıştığı; tam değiştirirmiş gibi olduğunda sırtından bıçaklandığı ülkem...

Başbakanından sokaktaki adamına "kadın"ı değil aileyi, "bireyi" değil kul olanı, "toplumu" değil cemaati korumaya çalışan, toplumsal cinsiyet eşitliğine direnen ülkem...

YASEMİN KOKUSU

 

Yasemin Kokusu - Ayşegül Yordam- Bianet

Kara gözlü erkeklerin ülkesinde yaşıyoruz biz. Kadınları tutkuyla seven erkeklerin ülkesinde. Onlar bizim için çok sevda türküsü söylemiş, çok aşk şiiri yazmışlardır...

Sevgilerini anlatmayı pek beceremezler aslında, bakışları kaçamaktır, utanırlar. Dokunmaları ürkektir. Sorarsanız öyle yetiştirilmişlerdir, babaları da sevgilerini gösterememiştir çokça, ne kendilerine, ne annelerine...

....

İlle güçlü olmak isterler, hâkim olmak isterler, e bir de zengin olmak isterler ki en güzel kadın, en kocaman araba onların olsun. Kimisi becerir bunu, ama pek çoğunun bu hayalleri de yalan olur. Kolay kanarlar çünkü kurnazlıkları çok işe yaramaz...

Kadın da şöyle güzelliğiyle, kutsal anneliğiyle, besleyen, büyüten, koruyan, gözeten haliyle bir köşecikte oturup kalmayı bilemez ki... Tutar önce kendi dünyasını, sonra kocasının dünyasını, sonra da neredeyse bütün dünyayı değiştirmeye kalkar.

Bizim kara gözlü, yağız erkeğimiz ak yelelerini savura savura gelen atından inince bir bakar ki siyah saçları gonca gül kokan kadını, hayatın karşısında kendinden güçlü duruyor. Haydaa...

Kadın aklını ve yaratıcılığını kullanıyor, yoktan var ediyor, iki şişi alıp kazak örüyor, un ve suyla ekmek yapıyor... Annesinden öğrenmiş işte, bir şekilde hayatta kalmayı ve hayatında olan her şeyi koruyup, yaşatmayı öğrenmiş, kanında var.

Kara gözlü erkeğin içinde bir kıskançlık başlar, bir hazmedememe, bir kendisine karşı hayal kırıklığı... "Aslan oğlum benim!" diyen annesinin sesi kulağında çınlarken, dönüp de kendisine "Anne ben o kadar da aslan değilmişim..." diyemez. O da döner, elindeki güzeller güzeli kadına uzanıp, çat diye kırıverir. Uzaktan kulağımıza taze bir dalın kırılma sesi gelir.

Önce kalbini kırar, sonra umutlarını kırar, sonra yaşama isteğini, en sonunda orta yerinden kırar atar. Bir süre sessizlik olur her kırılıp giden kadının ardından... Sonra ortalığı hüzünlü bir yasemin kokusu sarar...

 

SENİ BEKLİYORLAR

Seni bekliyorlar- Ece Temelkuran - Cumhuriyet

... Bakıyorsun, bakıyorsun, bakıyorsun... Basbayağı da gidiyor işte. Pınar Selek'e müebbet istemiş savcı. Pozantı Cezaevi'nde tecavüze uğramış çocuklar, başka bir cezaevine gönderiyorlarmış evleri yerine. Profesör Büşra Ersanlı doktora bile gidemediğini söylüyormuş cezaevinden. Ragıp Zarakolu'na güç bela vermişler bir daktilo. Ahmet ile Nedim, yıllarca çıkmayabilir diye yazıyormuş yabancı gazeteler. Bir 12 Eylül yargılamasından bahsediyorlar, zalimin umurunda olmayan bir vızıltı. Öğrencilerin ümüğüne çökülmüş, gazetecilerin yerine palyaçolar koymuşlar ekranlara, palyaçolar ahlak dersleri veriyorlarmış, demokrasi dersi de var isteyene. Herkes teröristmiş meğer, sendikacısı, avukatı, öğretmeni, çocuğu, yaşlısı... Müjdeler veriyormuş muktedir, yeni cezaevleri yapıyorlarmış mis gibi betondan. Bütün dereleri satacaklarmış, bütün dağların karnını deşeceklermiş, trenleri devirenler nükleer santral kuracakmış, ekmekleri artık lütuf edeceklermiş yoksullara, yanlışlıkla öldürdükleri çocukları katır sırtlarında taşıyacaklarmış, ağlayanın da canına okuyacaklarmış...

...

Sonunda yoruluyorsun, tek başınasın ya, ondan biraz da. Diyorsun ki "Canı ceheneme! Bakmayıvereyim, görmeyivereyim. Şu ahir ömründe, şu canına yandığım memlekette gördüm göreceğimi yeterince." Kapatıyorsun televizyonu, gazeteyi kıvırıp koyuyorsun görünmeyecek bir yere, radyonun da sesini kısıverince, eh pencereyi de kapat oldu olacak, yum gözlerini de... Tatlı, ılık, karanlık bir sessizlik. Dursan duracaksın öyle. Hiç konuşmasan, hiç bilmesen... Ama işte durulmuyor. Duramazsın. Çünkü yaşamak gerekiyor ölmedikçe. Çünkü herkes, tıpkı senin gibi onlar da seni bekliyor kapatmış penceresini evinde. Seni bekliyorlar. "Yeter ulan!" diyeceksin diye.