20 Mart 2012, Salı

Dönmek, mümkün mü artık?

ASLI ALPER aslialper@gmail.com

Bir parça aralansa gökyüzü, bir parça mavi girse içeri... Bahar gelse... Yüzüm güne dönse... Yüzüm insanlara dönse... Mümkün mü artık?

Gitmek değildi aslında benim ki. Yorulmak, yılmak, tembellik hiç değildi. Yalnızlıktı sanırım. Evet, tam tamına buydu kelimelerden cayışlarımın nedeni. Bitmek bilmeyen bu karabasandan tek başına uyanmanın, tek başına haykırmanın, duyuramamanın, gösterememenin, aman hep böyle işte boşversene diyenlerin oluşturduğu o koca deliğe dayanamamanın azabıydı.

"15 yaşında evlendim. Erkeklerin önünde ayağa kalkıldığını bilmiyordum. Bilmediğim için ilk tokadımı yedim. 16 yaşındayken oğlumu kucağıma aldım, 23 yaşındaydım eşim vefat etti." Diyarbakır'dan bir çocuk gelin bunları söylüyordu. 2011' de Uçan Süpürge'nin çalışmasıyla okuduk çoçuk gelinlerin hikayelerini. Önce üzüldünüz, unuttunuz sonra.

2011'in Mayısını da unuttunuz. 6 yaşındaki Ebrar'ı ve babasını. Maden göçüğünde hayatını kaybeden babasını beklerken " üzülme, babamın elbiselerini koklarız" diye teselli ediyordu hani annesini. Kokular uçtu, Ebrar 1 gece de büyüyüverdi, "güzel öldüler, aileleri mutlu" dedi devlet. Siz unuttunuz. Yanarak ölen inşaat işçilerini de böyle bir gecede unutuvereceksiniz işte! Hatta her gün o alışveriş merkezine gidecek, o cesetlerin üzerinde yürüyeceksiniz.

Van'da küçük Oğuzcan'ı unuttunuz. Hani oyun oynamak için çıkmıştı da evinden askeri kışlanın yanı başındaki patlamada ölüvermişti.. Lice'de karakoldan açılan ateş sonucu öldürülen 12 yaşındaki Ceylan'ı unuttuğunuz gibi... Unuttunuz işte.

Diyarbakır'da taş atan çocukları unuttunuz. Nasıl işkenceler gördüklerini, nasıl sürgün edildiklerini...  Pozantı Cezaevi'nde  tecavüze uğramış çocukları da unutacaksınız. N.Ç' yi unuttuğunuz gibi. Her gün çocuklarınızın yüzüne bakacak olmanız bile değiştirmeyecek hiçbir şeyi!

Kayıp abilerimizi, babalarımızı, amcalarımızı, kardeşlerimizi unuttunuz siz. Cumartesi analarını unuttunuz. Abdullah'ı, Güleri unuttunuz. Korkuyorum ki Yasemin Karadağ'ı da unutmak zorunda kalacaksınız... Sahi, kaçınız duydu Yasemin'i? Ölüyorum dedi, tedavimi olamıyorum dedi, öldürüyorlar, çıkartın beni buradan dedi... Duymak istediniz mi?

Ahmet ile Nedim'i de unutacaksınız bir süre sonra. Nedim gözyaşları içinde anlatırken anımsadınız belki kısa bir an "hapishaneleri". 12 Eylül'ü de anımsadınız mı peki? İşkenceleri, cinayetleri?

Oysa en zoru unutmak olmalıydı, vicdanları olanlar için. En utanç veren üzülmek olmalıydı, insan olanlar için. Sizler önce üzüldünüz, sonra unuttunuz.

İşte unutulanların yalnızlığıydı benim canımı yakan.

Çünkü bilyorum ki unuttukça birileri, hep daha kötüsü olacak. Nedim'in kapısını çalanlar gün gelcek bizim de kapımızı çalacaklar. Gün gelecek, Güler gibi bırakın dışarda öleyim diyeceğiz. Yanacağız bambaşka bir kentte, bambaşka bir avm inşaatında. 4+4+4 diyenler, yarın kızlar okumasın diyecekler. Kızımız, arkadaşı Ahmet ile aynı sırada oturamayacak. Belki gün gelecek babasının 40 yaşında ki arkadaşı ile evlendirilen o olacak. Gece daha güne dönmemişken çalacak kapımız sevgilimiz, kocamız, babamız apar topar götürülecek... Sorular soracaklar, sohbetler edecekler, devlet sevecek, devlet koruyacak bizleri... Yok olacağız.. Adımız, adresimiz, bedenimiz aranacak karanlık günlerde... Unuttuklarınız gibi unutulacağız.

Kabuk tutması imkansız yaralar kanatıyorlar yüreklerimizde. Günler kanıyor, çocuklarımız kanıyor, yazılarımız kanıyor, kanatıyorlar yaşamlarımızı... Bir türlü bitmiyor bu karabasan. Uyanamıyorsunuz! "Üzgün olmaktansa öfkeli olmayı" tercih edemiyorsunuz...

Söyleyin bana, şimdi bahar gelir mi, üzerine ölü toprağı serilmiş ülkeme?

Yüzüm güne döner mi?

 

YAZARIN ÖNCEKİ YAZILARI