25 Ekim 2010, Pazartesi

Dil yarası

LEYLA ALP leyla.alp@gmail.com

Kimi zaman olur ki, söyleyeceğiniz kelimeler dilinizin ucunda kalır. Aklınızdan geçirdiklerinizi sözlere dökemezsiniz.

Konuşamazsınız... Oysa söyleyecek ne çok sözünüz vardır. Kelimeler kendi dilinizin ucundadır.

Yaşamışsınızdır bilirsiniz, dilini bilmediğiniz insanların yanında kaldığınızda kendinizi yabancı hissedersiniz. Bir fazlalık duygusu yaşarsınız. "Acaba benim hakkımda mı konuşuluyor ne konuşuyorlar?" soruları geçer aklımızdan. O dili bilmediğimiz için kendimize kızdığımız da olmuştur ki bunların çoğu "yabancı diller" adlandırdığımız diller içindir.

Sizi anlayabilecek yani kendi dilinizden anlayabilecek insan yoktur. Yalnız ve kimsesiz hissedersiniz.

Susarsınız...

Diliniz şişer.

Çünkü ya kendi dilinizde konuşmanız mümkün değildir yani karşınızdaki sizi anlayamaz ya da anadilinizle konuşmanız yasaklanmıştır.

Bir çocuk düşünün annesinden öğrendiği bir dille sevmeye dokunmaya başlıyor.

O dille gülümsüyor, o dilin ninnisiyle uyuyor, ağladığında o dilin tınısıyla susuyor. O dilden seviliyor, o dilden kızılıyor. Sonra altı yaşına geliyor. Okula gidiyor bütün çocuklar gibi. Ve öğretmeni başka bir dilden konuşuyor. İlk öğrendiği kelime "sus" oluyor. Kendi dilinde ağlarken başka bir dilde sus diyor ona biri.

Altı yaşında çocuklar kendi dilinde susmayı öğreniyor.

Diyarbakır Siyasal ve Sosyal Araştırmalar Enstitüsü (DİSA), Temmuz 2009'da başlattığı "Dil Yarası: Türkiye'de Eğitimde Anadilin Kullanılmaması Sorunu ve Kürt Öğrencilerin Deneyimleri" başlıklı araştırmasını Cumartesi günü açıkladı. Diyorlar ki; "Kürtler eğitimde anadil haklarını kullanmaktan mahrum edilmektedir. Bu mahrumiyet hem giderek zayıflayan Kürt dilinin korunmasını ve geliştirilmesini imkânsız kılmakta, hem anadili Kürtçe olan çocukları eğitim süreçlerinde dezavantajlı konuma getirerek bu çocukların okul başarılarını olumsuz yönde etkilemekte ve hem de toplumsal barışı zedelemektedir"

Kürtçe susan çocuklar, Türkçe konuşan öğretmenlerin karşısında kimsesiz kalıyorlar çünkü. Öteki oluyorlar. Dilleri şişiyor. Altı yaşında başlayan dil yarası hiç kapanmıyor. Ve o çocuklar, anadilinde konuşturulmayan, susturulan o çocuklar büyüdüklerinde kendi dillerinde "özgürlük" diyebilmek için, adalet için dağların yolunu tutuyorlar. Ve çokça sözünü ettiğimiz toplumsal barış bizim ülkeye hiç uğramıyor.

Altı yaşından itibaren susturulan, bütün resmi makamlarda yok sayılan bir halkın siyasetçilerinin yargılandığı KCK davası da bunun en yakın örneği. Mahkeme sanıklara anadillerinde savunma yapma hakkı vermedi. Yedi bin beş yüz yetmiş sekiz sayfa iddianame hazırlamayı becerebilen hukuk sistemi sanıkların anadillerinde savunma yapmasının koşullarını sağlamayı beceremedi.

İstanbul'da yapılan duruşmada sanıkların Kürtçe konuşması "Söyledikleri anlaşılmamıştır" diye zapta geçmiş. Evet, yıllar var ki, Kürtlerin söyledikleri anlaşılmıyor. Kürtçe söyleseler de, Türkçe söyleseler de devlet onları duymak, dinlemek ve onlarla konuşmak istemiyor. Böyle olduğu için de her gün birileri ölmeye devam ediyor. İki dilden de acı yaşanmaya devam ediyor.

Bir ülke düşünün ki yıllar boyu bir dil yasaklansın bir halk yok sayılsın. Sonra o halkın kavgasıyla o dil varsayılsın televizyonlar kurulsun hatta ama yine de konuşulması istenmesin.

Bir ülke düşünün ki artık varlığı hiçbir şekilde saklanamayan bir dil okullarda, hastanelerde, hapishanelerde ve mahkemelerde yasaklansın. Yani bir halka topyekûn 'susun' densin.

KCK davasında yargılananlar, Kürtçe savunma yapmalarına izin verilmediği için anadillerinde susacaklar. Devlet bir kez daha 'susun' diyor. Bir büyük dil yarası ve daha başka yaralar açmak onun için önemli değil. Ama bence bu kez başka, bu kez kendi dillerinde konuşturulmadıkları için susanların sesi konuşanlardan daha fazla çıkıyor.

Duyabilene...

Bağlantılı Haberler