31 Ekim 2010, Pazar

Böyle cumhuriyete bir resepsiyon yakışır mı?

AYHAN BİLGEN ayhanbilgen@yahoo.com

 

Bu yazının başlığını "Boykotta nereden nereye" koymayı düşündüm. Doksanlı yıllarda bu tür törenlere dini hassasiyeti olan çevreler katılmak istemezlerdi. Başörtülü kadınlar erkeklerle tokalaşmamak için bu tür ortamlarda bulunmamaya özen gösterirdi. Şimdi tam tersi bir tablo ile karşı karşıyayız. Cumhurbaşkanı, eşi ile birlikte konuklarını karşılayınca askerler aynı saatte kendi düzenledikleri resepsiyona katılmayı tercih ediyorlar. Kimsenin inanç dünyasını sorgulamayı doğru bulmadığım için konunun bu boyutunu ön plana çıkaran bir başlık kullanmaktan vazgeçtim.

Daha sonra "Kimin boykotu daha önemli" başlığı altında resepsiyona katılmayanların gerekçelerini karşılaştırmayı düşündüm. Öyle ya askerlerin gitmemesi mi daha belirleyici öneme sahiptir, ana muhalefet liderinin katılmaması mı?  Ben bu sorunun cevabını "hiçbiri" biçiminde vermekten yanayım. Başbakan Erdoğan'ın eşi Emine Erdoğan'ın istikrarlı "katılmama" tutumu bence askerin de CHP'nin tavrının da ötesinde öneme sahiptir. Magazin yazmak niyetinde değilim. Kimsenin eşinin düşünce ve tercihlerini siyasal analiz konusu yapmayı da asla istemem. Özel hayatın mahremiyetine girmemekle birlikte, kişisel tutumların siyasal ve toplumsal gelişmeleri belirleme gücünü asla göz ardı etmemeliyiz.

İşin ciddiyetini kaçırmak istemem ama 29 Ekim törenlerinde ortaya çıkan manzara, siyasetçi açısından da askeri bürokrasi açısından da tam bir Türkiye tiyatrosu niteliğindedir.  Gün içinde protokolün en önünde saatlerce yan yana durup birbirinin yüzüne bakmayan, asgari insani iletişim kurmayan iktidar ve ana muhalefet liderleri  "bayram coşkusunu" asık suratları ile yansıtıyorlardı.

Bu nedenle bence böyle bir cumhuriyete bir tanecik resepsiyon yetmez(!). Sadece askerler değil yargı, muhalefet partileri, hatta hükümet, meclis, herkes ayrı ayrı resepsiyonlar düzenlemeli.

Bir önceki yazıda kaldığım yerden devam etmeye karar verince, yukarıdaki başlık altında yazımı kaleme almaktan başka bir yol bulamadım. Cumhuriyeti komplekssiz, ön yargısız tartışmayı başaramadığımız için resepsiyona takılıp kaldığımızı ifade etmeye çalışmıştım.

Üniversite yönetimlerinin özgürleşmesi için YÖK'ü tartışamıyoruz. YÖK'ü tartışma konusu yapmadan üniversitelerde kıyafet sorununu çözmeye çalışıyoruz. Anadil tartışması açıldığında gözümüzü dünyaya kapatıp "doksan yıllık kırmızıçizgilerle" demokratlık oynuyoruz. Alevi açılımı için medya önünde toplantılar düzenliyor ama "din dersi" ve "diyanet" konularının tartışılmasına izin vermeyeceğimizi açıkça ilan edebiliyoruz.

Yargının hukuk katliamları bize dokunduğunda ateş püskürüyor ama başka kesimlerin maruz kaldığı hukuk dışılıklar karşısında "ne yapalım yargı bağımsız" cümlesinin arkasına saklanıyoruz.

Yolsuzluk ve haksız kazanç arayışlarında "adamına göre" tutum belirliyoruz.  Kadrolaşmada kayırmacılığın esas alınıp, ehliyetin, nitelik kaygısının hiçbir anlam ifade etmediği bir "cumhuriyeti sahiplenme(!)" içgüdüsü ile hareket ediyoruz.

Bu yaşadığımız rejimin cumhuriyet olduğuna inanmakta ısrar etmeyi, Elvis Presley'in öldüğüne inanmamakta inat eden hayranlarının tutumuna benzetiyorum. Sadece her yıl düzenlenen anma törenlerinde ki beylik laflara baktığınızda bile işin göz boyamadan ibaret olduğunu rahatça görebilirsiniz.

Anlamaya yönelik çabalardan özenle kaçınan anma törenleri,  ikiyüzlülüğü sistematik hale getiren bir rejim profili çizmeye devam ediyor.  Bıkmadan usanmadan aynı yalanı her yıl dönümünde yeniden söylüyoruz, eşli ya da eşsiz, iki ya da daha fazla resepsiyonla.